29 Aralık 2023 Cuma

GÜNLÜK OKUMA PARÇASI 26

HÜMANİSTİK PSİKOLOJİ AÇISINDAN KAYGI SORUNSALI VE KENDİNİ GERÇEKLEŞTİRME KAVRAMI 

   EROL GÖKA

Dilimizde endişe, bunaltı, tedirginlik, tasa ve korku gibi sözcüklerle anlatılmak istenen temel kaygının anlaşılmasında -varoluşçu felsefe ve fenomenolojiden beslenen- hümanistik psikolojinin katkıları bu alanda çalışan tüm bilim adamlarınca kabul görmüş bir olgudur.

Varoluşçu anlayışa göre, insan olarak dünyamızda, üç ilişki düzeyi vardır: Bunlardan Umwelt; dünyamızın biyolojik ve fiziksel görünümleriyle ilişki içerisinde olan yanımızdır ki, buna 'doğa-içerisinde-varlık olarak biz' diyebiliriz. Mitwelt ise; kişilerin, toplumun dünyasıyla birlikte olan yanına gönderme yapar ki, buna 'başkalarıyla-olan-varlık olarak biz' adını veririz. Eigenwelt, kendi dünyamız anlamına gelir; bununla anlatılmak istenen, kendi kendimiz üzerinde düşünen, değerlendiren ve yaşayan yanımızdır ki, buna 'kendisi-için-varlık olarak biz' deriz. İşte bu ilişki düzeylerinde yer alan, 'dünya-içindeki-varlık'ımızı konumlama biçimimizle, sağlıklı olma biçimimiz arasında doğrudan bir bağlantı vardır. Her zaman karşı karşıya olduğumuz, hangi yanımıza ağırlık vereceğimiz sorusuna uygun bir yanıt bulmak ve gene bu yanıtla tutarlılık gösteren tutumlar takınmak zorundayızdır.

Varoluşçular, yaşama karşı en uygun cevabın ve onunla tutarlı olan bir tutumun adına "otantik olmak" derler. Otantik bir varoluş, doğaya, başkalarına ve kendisine açıktır, onları çatıştırmamaya, bir bütün içerisinde toparlamaya çalışır. Yani otantik bireyler, tüm bu ilişki düzeylerine açık olmaları nedeniyle, kendilerinden herhangi bir şeyi gizlemeden, yaşamın, önüne serdiği olanakların çok daha iyi farkında olarak seçimlerini yapan kişilerdir. Otantik bir varoluş, göstermek istemediğim yanlarım açığa çıkar gibi bir korku taşımadığından başkalarıyla ilişkilerinde, daha kendiliğinden ve daha özgürdür. Otantik ilişkilerde insanlar, birbirleriyle gerçekten bizzat o kimseler oldukları için ilgilenmektedirler ve bu ilişkilerde, işitilmek istenene değil de gerçek olanın söylenmesine ağırlık verildiği için, ortaya çıkan güven de gerçek bir güven olmaktadır.

Otantisite ve otantik varoluş, bireylere böylesine avantajlı bir konum sağlamasına rağmen, insanların çok büyük bir kısmının otantik olamamalarının nedeni, varoluşsal kaygıdan köken almaktadır.

Bu kaygıyı tam olarak anlayabilmek için onun bazı kaynaklarından söz edebiliriz: Bunlardan birincisi, bilinmeyen bir zamanda ölüme yazgılı oluşumuzu bilmemizdir. Üstelik yalnızca kendimiz değil, bizimle birlikte en değer verdiğimiz yakınlarımız ve diğer tüm insanlar da ölüme yazgılıdırlar. Varoluşsal kaygının ikinci kaynağı, bilinçli varlıklar oluşumuzdan gelmektedir. İnsan, yaşamını etkileyecek kararları bilinçli bir şekilde verebilen ve kararların sonuçlarını bizzat üstlenmek zorunda olan bir varlıktır; yani eyleminin sorumlusu bizatihi kendisidir ve bu nedenle atacağı her adım yeni bir kaygıyı beraberinde getirmektedir. Varoluşsal bunaltının bir başka kaynağı ise, anlamsızlık ve her şeyin bir anda saçmalaşabileceği şeklinde bir tehdide sürekli açık olmamızdan ortaya çıkmaktadır. Kendimizi bir değerler dünyasına doğmuş olarak buluruz ve seçimlerimizle yeni değerler inşa edebiliriz ama bir anda tüm bu değerler, cıva gibi elimizin altından akıp gidebilir: "O halde, tüm bu yaşadıklarımızın ne anlamı vardı?" sorusunun kapımızı çalacağı bir an çıkıp gelebilir... İnsanın çevresindeki kimselerin, arkadaşlarının, dostlarının bir gün terk edip yalnız bırakabilecekleri ya da etrafında birçokları olduğu halde hiçbirisinin kendisini anlamama olasılığı, bir başka varoluşsal kaygı kaynağıdır.


DOĞU BATI DERGİSİ\SAYI 6

28 Aralık 2023 Perşembe

GÜNLÜK OKUMA PARÇASI 25

 Mutluluk mücadelesinde müşahede ettiğim en garip gözlemim, beni huzurlu kılmada yetersiz bulduğum şartları daha iyileriyle değiştirmek üzere çaba sarfederken elde ettiğim yeni şartların pek de umduğum gibi çıkmadığını fark edip, önceleri kötü diye adlandırdığım şartları tekrar aramış olmamdır. Üstelik ileriye dönük planlarınızda -ki bu daha fazla mutluluk getirecek diye yapılır- hesaba katmadığınız o bilinmeyenler dünyasından öyle bir müdahale olur ki, başka bir ifadeyle öyle bir felâketle karşılaşırsınız ki dünyanız başınıza yıkılır. Mutluluk artık ulaşılmaz bir hedef olur. Hayat katlanılması zor bir yük haline gelir. Bazen ferahlamak için geçmiş günler -o şikâyetçi olduğunuz günler- düşlenir, hayallerinizde tekrar canlandırılır ve böyle avutmalarla bir insan ömrü varacağı yere kadar varır.

Böyle trajik durumlarda insan gene insanlara başvurur. Biraz daha iyi bilen bilge insanlara. İsrailoğulları'ndan Eyüp peygamber gibi: Tüm servetini, oğullarını ve kızlarını kaybedince "Anamın bağrından çıplak geldim ve oraya çıplak döneceğim" diyerek aklını duygularına hakim kılmıştı. Gene bilge filozof Epiktetos gibi: "Bir şey elinden çıkınca onu kaybettim deme! Benden alındı de. Elinde ne kaldıysa onunla mutlu olmaya bak."

Tüm bunlardan anlaşılıyor ki, sahip olduğumuz varlık türü bize istediğimiz mutluluğu verememektedir.

DOĞU BATI DERGİSİ/SAYI 6

27 Aralık 2023 Çarşamba

GÜNLÜK OKUMA PARÇASI 24

 Hertz ve Maxwell hiçbir şey icat etmemiş olabilirler ama becerikli bir teknisyen tarafından geliştirilince, bu süreçteki rolleri son derece göreceli olan insanların ün ve para kazanmasını sağlayan yeni, faydalı ve eğ­lenceli iletişim araçlarının icat edilmesine izin veren şey, onların faydasız, teorik çalışmaları oldu. Asıl faydalı olanlar kimdi ? Marconi değil, Clerk Maxwell ve Heinrich Hertz gibi pratik amaçları hiçbir şekilde düşünmeyen iki dahi. Marconi ise tek amacı fayda olan becerikli bir mucitti. Bay Eastman, Hertz adını duyunca aklına Hertz dalgaları geldi. Ona Rochester Üniversitesi'ndeki fizikçilere Maxwell ile Hertz'in fiilen ne yaptığını sormasını önerdim. Kesin olan bir şey varsa o da çalışmalarını yü­rütürken kullanım amacını hiçbir şekilde düşünmedikleriydi; bilim tarihinin tamamında sonradan insanlık için büyük faydaları olacak olan keşiflerin büyük kısmı, faydalı olmayı değil, meraklarını gidermeyi amaçlayan erkekler ve kadınlar tarafından gerçekleştirilmişti. 

"Merak mı?" diye sordu Bay Eastman. 

"Evet, merak" dedim, "sonucunda faydalı şeyler olmasa da, modern düşünceyi en doğru şekilde niteleyen özelliktir. Bu yeni bir şey değil. Merak, Galileo, Bacan ve Sir lsaac Newton'a rehberlik eden ilkedir ve özgürce hareket etmesine izin verilmelidir. Bilimsel kurumların insanların merakına önem vermesi gerekir. Doğrudan fayda düşünceleriyle dikkatleri dağılmadığı sürece hem insanlığın yararına katkıda bulunmaları, hem de bir o kadar önemli olan ve modern entelektüel hayatın temel dürtüsü haline geldiğini gördüğümüz spekülatif merakı tatmin etmeye katkıda bulunma ihtimalleri çok daha yüksek olur." 


FAYDASIZLIĞIN FAYDASI - NUCCIO ORDINE 

26 Aralık 2023 Salı

GÜNLÜK OKUMA PARÇASI 23

 Önümüzdeki yıllarda sadece bilimi, okulları ve üniversiteleri de­ğil, kültür adını verdiğimiz her şeyi de faydacılığın etkisinden kurtarmak için mücadele etmek gerekecek. Eğitimin, bilimsel araştırmaların, klasik eserlerin ve kültürel ürünlerin programlı yok edilişine karşı durmak gerekecek. Çünkü kültürü ve eğitimi sabote etmek, insanlığın geleceğini sabote etmek demektir. Birkaç yıl önce Sahra çölünün ıssız bir vahasında bir elyazması kü­tüphanesinde bir tabelaya yazılmış basit ama çok anlamlı bir cümle okudum: "Bilgi, insanın yoksullaşmadan aktarabileceği zenginliktir." Yoksullaşmadan paylaşılabilen -ve kar alanına hakim olan paradigmaları krize sokan- tek şey bilgidir. Tam tersine, bilgiyi aktaran da, alan da zenginleşir.


FAYDASIZLIĞIN FAYDASI - NUCCIO ORDINE

25 Aralık 2023 Pazartesi

GÜNLÜK OKUMA PARÇASI 22

 Nietzsche'nin güç kavramının, özellikle de" güç istenci" kavramının psikolojiye olan katkısı meselesine geldik. "Varoluşun neredeyse en büyük (near-most) esası" der Nietzsche, "güç istencidir." Akademik psikolojide Nietzsche'nin bu fikri sadece tanınmamakla kalmamış, güç kavramının ta kendisi bütünüyle baskılanmıştır. Elbette bazen "istenç" teriminin altında bahsi geçer ama "istenç" William James zamanından bu yana genelde göz ardı edilmiştir.

Gücün ve güç konusunun genelde baskılanmış olması­nın son derece hüzün verici bir şey olduğuna inanıyorum. Bunun yerine başka terimler kullanma çabası bize çok şey söyler. Örneğin, "kontrol" kavramını ele alalım. Kontrol, güç yerine kullanılan bir ifadedir ve sizin üzerinizde güç kullanma hakkımı vurgular. Her şeyden önce güç sözcüğü­nü kullanmak daha açıklayıcı olurdu.

Bu kavramın gelişmesinde "gücün" anlamı nedir? "Güç istenci" ifadesi kendini gerçekleştirme demektir. Nietzsche ne tarafa baksa gördüğü zayıf, anemik Avrupa insanına yöneltiyordu itirazlarını. "Güç istenci" çürümüşlükten ka­çınması ve kendisini varoluşuyla birlikte kuvvet ve bağlılık hissiyle olumlaması için insana çağrı yapar. "Güç istenci" her bireyin yapısında vardır, çünkü yaşamın ta kendisinin ayrılmaz bir parçasıdır. Nietzsche, "Yaşam gördüğüm her yerde," der, "güç istencini de gördüm." 

Nietzsche'nin "güç istenci" kavramı bireyin kendisini en geniş anlamıyla gerçekleştirmesi anlamını taşır. Bireyin, kendi özel varoluşunda, potansiyelini cesaretle gerçekleş­tirmesini gerektirir. Diğer varoluşçular gibi Nietzsche de saldırganlık ya da birinin üzerindeki güç gibi psikolojik terimleri, psikolojik özellikler ya da yetiler ya da basit davranış modelleri olarak kullanmamaktadır. Güç istenci daha ziyade ontolojik bir kategoridir; diğer deyişle, varoluşun ayrılmaz bir veçhesidir. Saldırganlığa veya rekabetçi çabaya ya da benzer bir mekanizmaya gönderme yapmaz. Sözkonusu olan, bireyin, varoluşunu ve potansiyelini kendi adına bir varlık olarak olumlamasıdır; Nietzsche'yi anlatırken Tillich'in dediği gibi, "bir birey olarak var olma cesaretedir. Nietzsche'de güç sözcüğü klasik potentia, dynamis anlamında kullanılır. Kaufmann, Nietzsche'nin inandıklarını kısa ve öz olarak şöyle anlatır:

"İnsana düşen ödev basittir: Artık varoluşunun 'dü­şüncesizce bir kaza' olmasına izin vermemelidir. Sadece Existenz sözcüğü değil, söz konusu bu düşüncenin kendisi, onu (bu makaleyi) bugün Existenzphilosophie diye anılan şeye özellikle yakın kılar. İnsanın temel meselesi, yaşamın bir başka kazadan ibaret olmasına izin vermemesi, gerçek bir 'varoluş'u başarmasıdır. Şen Bilim'de Nietzsche, benlik ve ger­çek benlik arasındaki temel çelişkiyi ortaya çıkaran bir açıklamaya ulaşır: 'Vicdanın sana ne diyor? -Kimsen o olacaksın.' Nietzsche, sonuna kadar bu kavrayı­şa sahip çıkar ve son eserinin tam adı olan Ecce Homo, Wie man wird, was man ist kişinin neyse ona dönüş­mesi hakkındadır."

Rollo May - Varoluşun Keşfi  

24 Aralık 2023 Pazar

GÜNLÜK OKUMA PARÇASI 21

 Nietzsche'nin "üstinsan" ve "güç istenci" kavramları, çağdaşları için güçlü bir zemin, bir doku bulma çabalarının ifadesidir. Nietzsche'nin nihilist, din düşmanı, ahlak düşmanı olduğu yönündeki yaygın görüşler ve diğer görüşlerin de neredeyse hepsi külliyen yanlış anlamadır. Bu yanlış anlamalar, yalnızca Nietzsche'nin kendisinin anlamını değil, Nietzsche'nin gün ışığına çıkardığı ve çağrı yaptığı dünyayı da görememekten kaynaklanır.

Nietzsche kişinin sadece laboratuarda değil kendi deneyimlerinde de hakikatin tamamı üzerinde deneyler yapmasını savunmuştur; her hakikat şu soruyla yüzleştirilmelidir: "Kişi bunu yaşayabilir mi?" "Tüm hakikatler," der Nietzsche, "bana göre kahrolası hakikatlerdir." Bu noktanın ardından meşhur cümlesi gelir: "Hata korkaklıktır." Entelektüel dürüstlüğe yabancı kaldıkları için azarladığı dini liderleri, "deneyimlerini bilgi adına" asla "bir vicdan meselesi olarak" görmemiş olmakla suçlar. "Ben gerçekte ne deneyimledim?" "O sırada bende ve çevremde ne oldu?" "Aklım yeterince keskin miydi?" "İstencim tüm aldatmacalara karşı durabildi mi?.." Hiçbiri bunları sorgulamadı... "Oysa bizler, akla aç insanlar, yaşadığımız deneyimlerin gözlerinin içine, bilimsel bir deneyde olduğu gibi acımasızca bakmak istiyoruz!.. Biz kendimizin deneyi, kendimizin deney hayvanı olmak istiyoruz!" Ne Kierkegaard ne de Nietzsche bir akım başlatmakla ya da yeni bir sistem kurmakla ilgili en ufak bir niyet taşımıyorlardı; bu düşünce onlara hakaret olurdu. Her ikisinin de savunduğu şey Nietzsche'nin sözleriyle şudur: "Benim peşimden değil, kendi peşinden git!"

Nietzsche'nin felsefesine dair en temel şey, psikolojik terimleri ontolojik anlamlarıyla kullanmasıdır. Bu onun Kierkegaard, Sartre, Heidegger gibi diğer varoluşçularla ortak olarak taşıdığı bir özelliktir. Umutsuzluk, istenç, kaygı, suç, yalnızlık gibi terimler normalde psikolojik koşullara gönderme yapar ama Nietzsche için bunlar varoluş hallerine gönderme yapar. Örneğin kaygı, kimi zaman hissedip kimi zaman da hissetmediğiniz bir "duygu" değildir. Nietzsche'de kaygı bir varoluş durumudur. "Sahip olduğumuz" değil, "olduğumuz" bir şeydir. Aynı şey istenç terimi için de geçerlidir. Nietzsche'de istenç de varoluşumuzun temel bir yönüne gönderme yapar. Potansiyel olarak her zaman yerinde durur; o olmadan insan olamazdık. Bir meşe palamudunun meşe haline gelmesi bir seçim sonucunda olmamıştır ama insan karşılaştığı şeylerde istencini koymadığı sürece varoluşunu gerçekleştiremez. Bitkilerde ve hayvanlarda doğa ve varoluş aynı şeydir ama insanda doğa ve varoluş asla özdeşleştirilemez. Nietzsche hâlâ bu yanılgıya düşenleri ve öylesine doğaya göre yaşamak isteyenleri sürekli aşağılar. İyinin ve Kötünün Ötesinde kitabında şöyle feryat eder, "Doğaya göre mi yaşamak istiyorsunuz? Sizi soylu stoacılar. Bunlar ne de aldatıcı sözcükler. Doğa gibi bir varlık olduğunuzu düşünün, ölçülemeyecek kadar ziyankâr, ölçülemeyecek kadar kayıtsız, amaçsız ve düşüncesiz, acımasız ve adaletsiz, verimli ve çorak ve aynı zamanda belirsizlikle dolu. Kayıtsızlığı bir güç olarak düşünün. Bu kayıtsızlığa göre nasıl yaşardınız ?"

23 Aralık 2023 Cumartesi

GÜNLÜK 41

 İsmet Özel'in de özetle dediği gibi, tek başına bir şey olamayan başkalarıyla da bir şey olamaz. Ben bu konuya da yine meyve veren ağaç meselesinden değinmek istiyorum çok kısaca, aklımda kaldı çünkü. 

Genel olarak topluma yararı olan(faydacılık gibi algılanmasın) insanları meyve veren ağaca benzetirim. Bu noktada şöyle bir noktanın da varolduğunu söylemekte fayda var: Ağaç meyve vermektedir de, kendisi bu meyveyi yiyebilir mi ? Medyada ve bazı kişisel gelişim ve psikoloji kitaplarında kişisel sağlamlıktan söz ederler ve devamında her şeyi kendimizin çözmesini salık verirler. Niçin her şeyi tek başımıza yapalım ? Yardım istemenin neresi zayıflıktır ? Meyve veren ağaç misali, başka ağaçların, yakınlarımızdaki güzel insanların meyvelerinden niçin kendimizi mahrum edelim ? 

Belki de terzinin kendi söküğünü dikememesinin hikmeti burada saklıdır. Terzi kendi söküğünü başkasına diktirebilmelidir. Kendi söküklerini sarmak konusunda çok güçlü olabiliriz. Peki bundan onur mu devşirmek gerekir ? Tarkovski'nin verdiği benzetmedeki gibi, kütük gibi sağlam olup cansız mı yoksa fide gibi çıt kırıldım olup, canlı mı olmalıyız ? 

GÜNLÜK OKUMA PARÇASI 20

 Nietzsche'nin yüzeyden bakınca çok farklı olduğu ama özdeki pek çok açıdan böylesi benzerlikler taşıdığı bu öncülünün eserlerini tanıması için çok geçti. Her ikisi de temel açılardan, insan yaşamına varoluşçu yaklaşımı ortaya çıkaran öncülerdir. Her ikisi de yirminci yüzyıldaki Batı insanının psikolojik ve tinsel durumunu en derin noktasından yakalamış olan ve en isabetli tahminlerde bulunan yazarlar olarak anılırlar. Kierkegaard gibi Nietzsche de antirasyonel değildi; ayrıca Nietzsche "duygu felsefecileri" veya "doğaya dönüş" savunucularıyla da karıştırılmamalıdır. Akla değil, sadece akıldan ibaret olunmasına karşı çıkmıştır ve yaşadığı çağda aklın büründüğü kısır, parçalanmış ve rasyonalist biçime hücum etmiştir. Yine Kierkegaard gibi o da tefekkürü (reflection) en üst sınırlarına kadar zorlayarak hem aklın hem de akıldışılığın (reason and unreason) altında yatan gerçekliği bulmaya çalışmıştır. Zira ne de olsa tefekkür bir şeyi kendine çevirmek, yansılama demektir ve var olan canlı bir kişinin meselesi, düşündüğü şeyin ta kendisidir; aksi halde tefekkür insandan hayatiyeti söker atar. Kendisinden sonra gelen bilinçaltı psikologları gibi Nietzsche de varoluşun kapsamına insanın maraziliğinin ve kendi kendini yıkıcılığının yanı sıra bilinçdışını, insan gücünün ve ihtişamının irrasyonel kaynaklarını da sokmaya çabalamıştır.

Bu iki figür ile bilinçaltı psikolojisi arasındaki bir diğer önemli ilişki de her ikisinin de öz-bilincin o büyük yoğunluğunu geliştirmiş olmalarıdır. İkisi de içinde yaşadıkları nesnelleştirme kültüründe en yıkıcı kaybın bireyin kendisine dair bilinçli olması olduğunun gayet iyi farkındaydılar ve bu kayıp daha sonraları Freud'un zayıf ve pasif olarak tarif ettiği ego simgesinde ifade edilecekti. Freud'a göre ego, kendi kendini yönlendirecek yetileri kaybettiğinden "id tarafından yaşanıyor"du. Kierkegaard ise şöyle yazmıştı: "Ne kadar bilinç varsa o kadar benlik vardır". Bu sözler, yüz yıl sonra farklı bir bağlamda Sullivan tarafından da ifade edilecek; kullandığı tekniğin amacını tarif ederken "bilinç katmanını büyüten teknik" diyen Freud tarafından da ima edilecekti. "İd nerede idiyse, ego orada olacaktır." Fakat Kierkegaard ve Nietzsche, kendi özel tarihsel koşullarında, kendi öz-bilinçlerinin yoğunluğunun doğurduğu trajik sonuçlardan kaçamamışlardı. Her ikisi de yalnızdı, uç noktalarda antikonformist idiler ve kaygı, umutsuzluk ve soyutlanmanın en derinini tanıyorlardı. Bu yüzden bu nihai psikolojik krizlerden söz ederken o âna ait kişisel bilgileriyle konuşabiliyorlardı."

Nietzsche, hepimizin uğraştığı hakikatleri açıklamıştır. Avrupa insanının psikolojik ve tinsel açıdan parçalandığı on dokuzuncu yüzyılın sonlarında yaşamış ve yazmıştır. Dışarıdan bakıldığında bu dönem hâlâ istikrarlıdır ve burjuva konformizminin çağı olarak görünür. Fakat içeriden bakıldığında, (Nietzsche'nin kullandığı sözcüklerden yola çıkmama izin verilirse) insanlardaki tinsel çürüme Nietzsche için görünür bir şeydi. Dinî inanç infiale, hayatiyet cinsel baskılamaya dönüşmüştü ve o dönemin insanının koşullarına damgasını vuran şey ise genel bir ikiyüzlülüktü.

Böyle bir çağda olsun, bizim yaşadığımız dönemde olsun, iyi bir felsefeci olmak için insanın psikolog da olması gerekir. Zira insanlar yardım almak için feryat etmekte ve merkezlerini kaybetmiş haldeler; psikolojik ve tinsel açıdan yönlerini şaşırmış olmaktan mustaripler.

Rollo May - Varoluşun Keşfi 

21 Aralık 2023 Perşembe

GÜNLÜK OKUMA PARÇASI 19

 NIETZSCHE'YE GÖRE "mutlak anlamda aniden gerçekleşene ve yolunu kesene hazır olmak" insanın "doğallaşması"nın bir par­çasıdır. O ana kadar geçerli olan mevcut düzenin yolunu kesen olay bir doğa olayı kadar hesaplanamaz ve ani bir şeydir. Bütün hesaplama ve öngörülerin dışındadır. Tamamen yeni bir durum başlatır. Olay, işin içine özneyi kırıp açan ve boyun eğmişliğinden çekip alan bir dışarısını katar. Olaylar yeni özgürlük alanları açan kırılmalar ve kesintiler demektir. 

Nietzsche'den yola çıkan Foucault "olayı belirleyici tekilliğinde öne çıkaran" bir tarih anlayışım benimser. Foucault "olay"dan "güç ilişkisinin tersine dönüşü"nü, "bir iktidarın yıkılışı, bir dilin işlevinin değişmesi ve önceki kullanıcılarına karşı kullanılması"nı anlar. Olay' da aniden başka bir dil konuşulur. Olay var olmanın bambaşka bir yıldız kümelenmesini hayata çağırarak* o ana kadarki kesinliği kırar. Olaylar iktidarın devrildiği, bir dö­nüşümün gerçekleştiği dönüş noktalarıdır. Olay önceki durumda hiç mevcut olmayan bir şeyin yer-almasını** sağlar. 

Yaşantının aksine deneyim bir kesintiye dayanır. Deneyim dö­nüşme demektir. Foucault bir konuşmada Nietzsche, Blanchot ve Bataille'da deneyimin "öznenin, artık kendisi olmayacak ya da yok olmaya veya dağılmaya itilecek şekilde kendisinden çekilip alınması"na yaradığına değinir. Özne olmak tabi olmak demektir. Deneyim özneyi tabiliğinden kurtarır. Özneyi tabiliğin daha da derinlerine iten neoliberal yaşantı ya da heyecan psikopolitikasının karşısında yer alır. 

Yaşam sanatı Foucault'dan hareketle tamamen başka bir yaşam biçimini ortaya çıkaran bir özgürlük pratiği olarak görülebilir. Bu sanat bir tür psikolojiden arındırma şeklinde gerçekleşir: ''Yaşam sanatı psikolojiyi öldürmek ve gerek kendinden hareketle, gerekse diğer bireyselliklerle birlikte, adı olmayan özler, ilişkiler, nitelikler ortaya çıkarmak demektir. Bu başarılamazsa bu hayat ya­şamaya değmez." Yaşam sanatı, özneleştirme/tabi kılma amacıyla kullanılan "psikolojik teröre" karşı durur. 

Neoliberal psikopolitika, psikolojik programlama ve yönlendirme aracılığıyla hakim olan sisteme sabitlik ve süreklilik kazandıran bir tahakküm tekniğidir. Bu nedenledir ki özgürlük pratiği olarak yaşam sanatı, psikolojiden kurtarma, arındırma biçimini almak zorundadır. Tabilik aracı olan psikopolitiği silahsızlandırır. Özne psikolojiden arındırılır (ent-psychologisiert), hatta boşaltılır (ent-leert) ki henüz adı olmayan bir yaşam biçimi için serbest olabilsin. 

* Türkçede biraz sakil dursa da "ins Leben rufen" burada "hayata geçirmek" yerine dil ile bağlantısına sadık kalmak amacıyla "hayata çağırmak" olarak çevrildi. -ç.n. 

** Vuku bulmak, gerçekleşmek" anlamına gelen stattfınden fiilini Han burada "yerine" anlamına gelen "statt" öntakısını vurgulayarak "statt-finden" şeklinde yazıyor. -ç.n. 

Byung-Chul Han - Psikopolitika 

20 Aralık 2023 Çarşamba

GÜNLÜK OKUMA PARÇASI 18

 DASEIN'IN KAÇAMADIĞI ANLAR: ENDİŞE

Kaygıya benzermiş gibi görünen, bu nedenle bazı yorumlarda kaygı ile karıştırılan endişe (Angst) her şeyden önce bir anlıksal durumdur. Ameliyat boyunca endişe önemli bir belirti olarak ele alınacaktır, çünkü hergünlükte çoğunluk kapalı duran Dasein'ın açıldığı, örtüsüzleştiği, dünyevîliğinin kanıtlandığı ender durumdur. Her ne kadar Metafizik Nedir?' de endişe hiçi açık eden durum olarak tanımlansa da Varlık ve Zaman'da kendinden başka var olma yollarının arasında, onların eklemlenmesine yardım eden ve varlıkbilimsel sorgulamaya belli ara düzeylerde el veren anlıksal bir durumdur. Endişenin incelenmesi, bu belirtinin verileri bizi Dasein'in günlük ortalama yaşamda kaçıp durduğu şeyin ne olduğunu bulmaya götürecektir. Dasein' in aslında zaten-hep bildiği -var olmada zaten var sayılmış bir şeyi bilmezden geldiği iddiasını atar ortaya Heidegger. Burada yürütülen mantık bir şeyi görmezden/bilmezden gelmek için o şeyi görmüş olmak gerektiğidir. Metinde bu konuda yürütülen inceleme tam anlamı ile Dasein'in yorumsamayla köşeye sıkıştırılmasıdır. Endişe olgusu varlıkbilimsel düzeyde anlaşılabilirse, Dasein mevkiinde bu fenomenin anlamının ne olduğu bulunursa, Dasein'ın dünyeviliği (dünyayla yapışıklığı) üzerine önemli veriler elde edilecektir. Endişe, Dasein'ın önünden kaçıp durduğu şeyle yüzleşiverdiği, yüzleşmek zorunda kaldığı anda ortaya çıkan şeydir. Açık olan, bu kendisinden kaçılmakta olan şey anlaşılmadan, endişenin ne olduğu da anlaşılamayacaktır. Onun için Dasein "döndürülmeli", sırtını dönüp durduğu yöne çevrilmelidir. Kaçmayı bıraktığı, kaçamadığı ânı yakalamaktır. Yani, yorumsamaya uygun olarak endişenin ne olduğunu Dasein'ın kendi yorumundan dinlemeliyiz. Heidegger şöyle der: "Dasein, ancak esaslı bir varlıkbilimsel yolla kendi önüne, tüm örtüsüzlüğüyle getirildiğinde önünden kaçmakta olduğu şeyin önünden kaçabilir." Bu zor cümlenin anlamı şu olsa gerektir: Kaçıp durmaktan kaçmanın gerçekleştiği an bize Dasein mevkii hakkında varlıkbilimsel önemde bilgi verebilir, ki bu an endişe anıdır. Endişe kaçıp durmaktan kaçındığımız andır ve Dasein ancak sahici endişe durumunda yakalanabilir. Dasein mevkiinde bir şeylerin görmezden geliniyor olduğu aşikârdır Heidegger'e göre; çünkü görmezden gelineduran, görülüverdiği anda yaşanan şey son derece yoğun ve rahatsız edicidir.

Endişenin sıradan korkudan, nesnesi ve kökeni belli olan korkudan farkı Metafizik Nedir?'de daha etraflıca incelenmiştir: Sahici endişe bir şeyden, birilerinden, belli bir olasılıktan kaynaklanmaz, hiçten kaynaklanır. Sıradan korkuyu mümkün kılan, bir şeylerden kendimizi sakınmamızı olanaklı kılan aslında endişedir. Ya da: Genelde varlığımıza yönelik hiçten gelen sahici endişe her zaman vardır (doğrudan yüzleşmekten kaçıp dursak da) ve aslında bu endişe sayesinde dünyada kendimizi şundan bundan sakınırız. Peki, Varlık ve Zaman'da nedir endişenin kökeni? Çünkü bu eserde Heidegger 'hiç'ten pek söz etmez. Şöyle der: "Dolayısıyla, tehdit eden kendini belirli bir yönden, yakınlardan getirmez, zaten hep oradadır, fakat hiçbir yerdedir; yakındadır, soluğumuzu kesecek denli yakında, ama hiçbir yerdedir. Burada bir yerden gelme ile hiçbir yerden gelme arasındaki ayırım dünyevîliğe ilişkin bir ayırımdır: Sıradan korku, bildik dünyamızda bir yerlerden geldiği için (çığ düşer, yangın çıkar vs.) dünyevîliğimizi bozmadan onunla yüzleşebiliriz. Oysa hiçbir belirgin yerden kaynaklanmayan, dolayısıyla her yerden gelen tehdit -endişe- dünyamız içinde halledemeyeceğimiz bir tehdittir. Nesnelere iliştiremediğimiz, bir yerlere oturtamadığımız, usa vuramadığımız bir durumdur.

Doğu Batı Dergisi/6.Sayı 

19 Aralık 2023 Salı

GÜNLÜK OKUMA PARÇASI 16

 Kolomb'un Yumurtası

Bentham panoptikonunu Kolomb'un yumurtasıyla karşılaştırır. İnsanların içine kapatıldığı her tür disipline edici ortama uygun olduğunu ve sakinlerinin çok başarılı bir şekilde gözetlenmesini mümkün kıldığını söyler. Panoptikonunun toplumsal düzene dramatik bir etki yapacağına inanır: "Bu ilkenin adım adım yayılarak çok geniş bir kullanım yelpazesine kavuşması sonucu uygar toplumun çehresinde hiç hesaba katılmamış bir dram ortaya çıkmaya başlarsa ne derdiniz?"

Big Data da dijital kontrol toplumunda Bentham'ın panoptikonundan çok daha etkin bir Kolomb yumurtası mı olacak? Big Data gerçekten insan davranışını gözetlemekle kalmayıp onu psikopolitik bir yönlendirmeye tabi kılabilecek mi? Uygar toplumun çehresinde yine hiç hesaba katılmamış bir dram mı ortaya çıkıyor?

Big Data her halükarda son derece etkili bir kontrolü mümkün kılmaktadır. Amerikan Big Data şirketi Acxiom'un sloganı "size müşterilerinize 360 dereceden bakma imkanı sunuyoruz"dur. Dijital panoptikon gerçekten de sakinlerine 360 derecelik bir bakışı mümkün kılar. Bentham'ın panoptikonu görsel perspektife bağımlıdır. Burada kaçınılmaz olarak, tutukluların fark edilmeksizin gizli arzu ve düşünceleriyle meşgul olabileceği kör açılar mevcuttur. 

Dijital gözetimin verimliliğinin nedeni ise perspektifsiz olmasıdır. Analog optiğin özelliği olan perspektif sınırlamasından kurtulmuştur. Dijital optik her bakış açısından gözetlemeyi mümkün kılar. Böylelikle de kör açıyı ortadan kaldırır. Perspektifli analog optiğin aksine ruha kadar iner bakışı. 

Dataizm: Veriperverlik

David Brooks New York Times 'da bir veri devriminden söz ediyor. Duyurusu tıpkı Chris Anderson'ın The End of Theory'si gibi peygambervaridir. Yeni inancın adı "Dataizm"dir: "Günümüzde hangi felsefenin önem kazandığını soracak olursanız buna cevabım 'Dataizm'dir. Şimdi büyük miktarlarda veri toplama imkanımız var. Bu beceri ölçülebilecek her şeyin ölçülmesi gerektiği, verilerin duygusal ya da ideolojik önyargıları süzmemizi sağlayan şeffaf ve güvenilir bir mercek olduğu, verilerin bizi örneğin geleceği görmek gibi sıra dışı şeylere muktedir kıldığı şeklinde belli bir kültürel yaklaşımı da beraberinde getirir gibidir... Veri devrimi bize bugünü ve geleceği anlamak için harika bir araç sunar." 

Dataizm ikinci bir Aydınlanma vurgusuyla ortaya çıkmıştır. Birinci Aydınlanma'da istatistiğin bilgiyi mitolojik içeriğinden kurtarabilecek kapasiteye sahip olduğu düşünülüyordu. Bu nedenle istatistik birinci Aydınlanma tarafından coşkulu bir şekilde karşılanmıştı. Voltaire istatistik sayesinde mitolojiden arınmış bir tarihin hayalini kuruyordu. Voltaire'in gözünde istatistik "tarihi yurttaş ve filozof olarak okumak isteyenler için merak duyulacak bir nesne"ydi. İstatistiğin yeniden değerlendirdiği şey tarih felsefesiydi: "İstatistiğin sayılan, Voltaire'in, sadece anlatı olarak var olan bütün tarihe karşı -bu nedenle her zaman mitolojinin sınırında gördüğü Eski Tarih'in öykülerine karşı-metodik güvensizliğini dile getirebileceği temeldir." İstatistik Voltaire için Aydınlanma demektir. Aydınlanma mitolojik anlatının karşısına nesnel, sayılarla temellendirilmiş, sayılarla işleyen bir bilgi koyar. 

İkinci Aydınlanma'nın parolası ise şeffaflıktır. Veriler şeffaf bir ortamdır. New York Times'daki Dataizm'e ilişkin makalede yazıldığı gibi "şeffaf ve güvenilir bir mercek"tir. İkinci Aydınlanma'nın buyruğu "her şey veri ve enformasyon olmalıdır" şeklindedir. İkinci Aydınlanma'ya ruhunu veren şey bu veri totalitarizmi ya da veri fetişizmidir. Bütün ideolojileri geride bırakabileceğine inanan Dataizm bizzat bir ideolojidir. Dataizm dijital bir totalitarizme gider. İhtiyacımız olan şey, dijital Aydınlanma'nın köleliğe dönüştüğü konusunda bizi aydınlatacak üçüncü bir Aydınlanma'dır. 

Big Data'nın bilgiyi öznel keyfilikten kurtarması beklenir. Buna göre sezgi bilginin daha yüksek bir biçimini temsil etmez. Sadece öznel, nesnel verilerin eksikliğini kapatmaya yarayan geçici bir çaredir. Karmaşık bir durum karşısında kör olduğu iddia edilir. Teori bile bir ideoloji olma şüphesi altında kalır. Yeterli veri mevcut olduğunda gereksiz hale gelecektir. İkinci Aydınlanma salt verilerle işleyen bilginin devridir. Chris Anderson peygambervari belagatıyla bunu şöyle dile getirir: "Linguistikten sosyolojiye, insan davranışına ilişkin teorilerin hepsi geçmişte kalmıştır. Taksonomiyi, ontolojiyi, hatta psikolojiyi de unutun. İnsanların yaptıklarını niye yaptıklarını kim söyleyebilir ki? Yaparlar işte, biz de eşi görülmemiş bir hassaslıkla bunu saptayabilir ve ölçebiliriz. Yeterli veri toplandığı zaman bizzat sayılar dile gelir." 

Birinci Aydınlanma'nın ortamı akıldı. Ama akıl uğruna muhayyile, bedensellik ve arzu baskılanmıştı. Aydınlanma'nın meşum diyalektiği bunların barbarlığa dönüşmesine yol açar. Aynı diyalektik enformasyona, verilere ve şeffaflığa dayanan ikinci Aydınlanma'yı da tehdit eder. İkinci Aydınlanma yeni bir şiddet biçimi oluşturur. Aydınlanma'nın diyalektiği, mitleri yıkmak için ortaya çıkmış olan Aydınlanma'nın bizzat her adımında mitolojiye bulaştığını söyler: "Sahte açıklık mitin öteki adıdır." Adorno şeffaflığın da mitin öteki adı olduğunu, Dataizm'in sahte bir açıklık vaadinde bulunduğunu söylerdi. Aynı diyalektik, ideolojiye karşı çıkan ikinci Aydınlanma'nın da bir ideolojiye, hatta veri barbarlığına dönüşmesine yol açar. 

Dataizmin dijital Dadaizm olduğunu görürüz. Dadaizm de her tür anlamlı bağlamdan feragat eder. Dil anlamdan tümüyle arındırılır: "Hayattaki olayların ne başı ne de sonu vardır. Her şey çok aptalca cereyan eder. Bu yüzden her şey aynıdır. Basitliğin adı Dada'dır." Dataizm nihilizmdir. Anlamdan bütünüyle vazgeçer. Veriler ve sayılar işlemseldir, anlatısal değil. Halbuki anlam anlatıya dayanır. Veriler anlam boşluğunu doldurur. 

Sayılar ve veriler günümüzde sadece mutlaklaştırılmakla kalmaz ayrıca fetişleştirilir ve seksileştirilir. Örneğin Quantified Self -Nicelikleştirilmiş Benlik- neredeyse libidinöz bir enerjiyle gerçekleştirilir. Dataizm bir bütün olarak şehvetli, hatta pornografik özellikler kazanmaya başlar. Dataistler verilerle çiftleşir. Günümüzde "Dataseksüeller"den bahsediliyor. Bu kişilerin "insafsızca dijital" olduğu ve verileri "seksi" bulduğu söyleniyor. Digitus* giderek phallus'a yaklaşıyor. 

Quantified Self: Nicelikleştirilmiş Benlik

Dijital çağın bütününe hayatın ölçülebilir ve nicelik olarak ifade edilebilir olduğu inancı hakimdir. Quantified Self de bu inancı destekler. Vücut, otomatik olarak veri kaydeden alıcılarla donatılır. Vücut sıcaklığı, kan şekeri, alınan ve tüketilen kalori miktarı, vücudun yağ oranı ölçülür, hareket profili çıkarılır. Meditasyon sırasındaki kalp atış hızı tespit edilir. Gevşeme anında bile performans ve verimlilik önemlidir. Bunların yanı sıra hissiyat, haletiruhiye ve gündelik faaliyetler de protokole geçer. Kendini ölçme ve kontrol etmenin bedensel ve zihinsel performansı artırması beklenir. Ancak bu esnada toplanan yığın halindeki veriler "Ben kimim?" sorusuna cevap vermez. Quantified Self de insanın kendisini bütün anlamdan arıtan dadaist bir kendilik tekniğidir. Kendilik, anlamdan yoksunluk haline gelene dek veriler şeklinde ufalanır. 

Nicelikleştirilmiş Benlik'in sloganı "Self Knowledge through Numbers" dır - sayılar üzerinden kendini tanıma, bilme. Sadece veriler ve sayılardan, bunlar ne denli kapsamlı olursa olsun, kendini tanımaya varılamaz. Sayılar kendilik hakkında hiçbir şey anlatmaz. Sayma (Ziihlung) anlatma (Erziihlung) değildir. Halbuki kendilik dediğimiz şey varlığını anlatıya borçludur. Saymak değil, anlatmaktır kişinin kendini bulmasını ya da kendini tanımasını sağlayan. 

Antikçağda rastladığımız kendine özen de kişinin kendine dair kayıt tutması pratiklerine bağlıdır. Publicatio sui (Tertullian)** kendine özen göstermenin önemli bir parçasıdır. "Kendine özen kültüründe yazmak da aynı derecede önemliydi. Kendine özenin en önemli pratikleri arasında, ileride tekrar okumak üzere, kendi hakkında kayıtlar tutmak; arkadaşlara, onlara yardımcı olması umulan deneme ve mektuplar yollamak; ihtiyaç duyduğu gerçekleri kendisi için tekrar gündeme getirmek amacıyla günlük tutmak vardı."

Publicatio sui hakikatin peşindedir. İnsanın kendisi hakkında tuttuğu notlar kendilik etiğine hizmet eder. Dataizm ise her tür selftracking'den*** ahlak ve hakikati boşaltır ve onu sadece bir kendini kontrol tekniğine dönüştürür. Toplanan veriler ayrıca yayımlanır ve değiş tokuş edilir. Böylelikle de kendini izleme giderek artan bir şekilde kendini gözetleme halini alır. Günümüz öznesi kendini sömüren bir kendilik girişimcisidir. Aynı zamanda kendinin gözetleyicisidir de. Kendini sömüren özne, içinde hem fail hem kurban durumunda olduğu bir çalışma kampı taşır yanında. Kendini ışıklandıran, kendini gözetleyen bir özne olarak, içinde hem mahkum hem gardiyan olduğu bir panoptikon taşır yanında. Dijitalleşmiş, ağa bağlanmış özne kendinin panoptikonudur. Böylelikle gözetleme işi tek tek herkese dağıtılmış olur. 

Hayatın Tam Protokolü Bugün her tıklamamız, arama amacıyla girdiğimiz her kavram kayda geçirilir. İnternetteki her adımımız gözlenir ve kaydedilir. Hayatımız tümüyle dijital ağa yansır. Dijital genel görünümümüz kişiliğimiz, ruhumuz hakkında son derece doğru bir iz bırakır, belki de olduğumuzu sandığımız kendimizden daha doğru ya da daha eksiksiz bir iz. 

Günümüzde mümkün İnternet adreslerinin sayısı neredeyse sınırsızdır. Bu da kullandığımız her nesneye bir adres verme imkanı sağlar. Bizzat şeyler aktif bir şekilde enformasyon yayar hale gelir. Hayatımız, yapıp ettiklerimiz, alışkanlıklarımız hakkında bilgi verirler. Şahısların internetinin, Web 2.0'ın, Şeylerin interneti, yani Web 3.0 haline gelecek şekilde genişletilmesi dijital kontrol toplumunun oluşumunu sonuçlandırır. Web 3.0 hayatın tümüyle protokole geçirilmesini mümkün hale getirir. Artık her gün kullandığımız nesneler tarafından da gözleniriz. 

Dijital toplu hafızada mahkumuzdur adeta. Bentham'ın panoptikonundaysa verimli bir kayıt sistemi yoktu. Sadece uygulanan cezaların ve bunların nedenlerinin kayda geçirildiği bir "Disiplin Defteri" vardı. Mahkumların hayatı protokole geçirilmiyordu. Big Brother mahkumların gerçekten ne düşündüğünü, ne arzu ettiğini zaten bilemiyordu. Muhtemelen oldukça unutkan Big Brother'ın aksine Big Data hiçbir şeyi unutmaz. Sadece bundan ötürü bile dijital panoptikon Bentham'ınkinden daha verimlidir. 

Big Data ve Data-Mining ABD seçimlerinde gerçekten de Kolomb'un yumurtası olduğunu gösterdi; bu şekilde adaylar seçmenlerin 360 derecelik görüntüsünü elde ettiler.**** Farklı kaynaklardan toplanan, hatta satın alınan devasa veri yığınları birbirine bağlanarak oldukça gerçekçi seçmen profilleri oluşturulabilir. Böylelikle seçmenlerin özel hayatına, hatta ruhuna göz atmak da mümkün olur. Seçmenlere kişiselleştirilmiş duyurularla hitap etmek ve onları etkilemek amacıyla micro-targetting***** kullanılır. İktidar mikrofiziğinin bir pratiği olarak mikro-hedefleme veri güdümlü bir psikopolitikadır. Zeki algoritmalar seçmen davranışı hakkında tahminde bulunmayı ve seçmenlere hitap etme biçimlerini optimize etmeyi mümkün kılar. Kişiselleştirilmiş hitaplar bu tarzdaki reklamlarla neredeyse aynıdır. Seçimlerle alışveriş, devletle pazar, yurttaşla tüketici giderek daha büyük bir benzerlik gösterir birbirine. Mikro-hedefleme psikopolitiğin genel pratiği haline gelmektedir. 

Disiplin toplumunun biyopolitik pratiği olan nüfus sayımı demografik açıdan kullanılabilir ama topladığı malzeme psikolojik açıdan bir işe yaramaz. İnce bir şekilde ruha nüfuz etmeyi sağlamaz biyopolitik. Halbuki psikopolitik ruhsal süreçlere öngörücü bir şekilde nüfuz edebilecek durumdadır. Muhtemelen özgür iradeden hızlıdır. Böylelikle onu geçebilir. Ne var ki bu tam da özgürlüğün sonu anlamına gelecektir.

* Parmak. "Dijital" kelimesi bu kökten türetilmiştir. -ç.n.

** Kendini yayımlama. -ç.n. 

*** Kendini izleme. -ç.n.

 **** Data Mining: veri madenciliği. Veri yığınlarında istatistik vb. yöntemleri kullanarak düzenlilik gösteren örüntüler arama faaliyeti. -ç.n. 

***** "Mikro ya da hassas, inceltilmiş hedefleme" diye çevrilebilecek bu kavram özellikle siyaset ve pazarlama alanında -bir kitlenin bütününe yönelik bir kampanyanın aksine- olabildiğince küçük bir gruba, hatta tek tek bireylere hitap etmeyi amaçlar. -ç.n. 

Byung-Chul Han - Psikopolitika 

GÜNLÜK OKUMA PARÇASI 17

 Dijital Bilinçdışı 

Big Data muhtemelen farkında olmadığımız isteklerimizi görünür hale getirir. Belli bir durumda bilincimizin dışında kalan eğilimler geliştiririz. Neden aniden belli bir ihtiyacın belirdiğini genellikle bilmeyiz. Hamileliğin belli bir haftasında bir kadının canının belli bir ürünü çekmesi, bilincine bağlı olmayan bir korelasyondur. O ürünü alıverir, nedenini bilmeksizin. Öylesine. Bu "öylesine'', Freud'un bilinçli Ego'dan saklı olan id'ine psişik bir yakınlık gösterir muhtemelen. Bu şekilde ele alındığında Big Data id'den, psikopolitik anlamda sömürülebilecek bir Ego oluşturacaktır. Big Data eylem ve eğilimlerimizin bilinçdışı alemine nüfuz etmeyi sağlayacak olursa ruhun derinliklerine el atan ve onu sömüren bir psikopolitika tahayyül edilebilir. 

Walter Benjamin film kamerasının "optik bilinçdışı"nda olanı erişilebilir kıldığını söylemişti: "Yakın çekimde mekan genleşir, yavaş gösterimdeyse zaman. ... Bu da kameraya hitap eden doğanın göze hitap edenden farklı olduğunu somut bir şekilde gösterir. Bu fark da her şeyden önce bilinçli bir insan tarafından yoğrulan mekanın yerini bilinçsiz olarak yoğrulan bir mekanın almasındadır. ... Çakmağa ya da kaşığa hiç düşünmeden elimizi atmayı biliriz, ama metal ile el arasında aslında neler olup bittiği ve hele bunun içinde bulunduğumuz çeşitli ruh durumlarıyla nasıl değiştiği hakkında hemen hiçbir bilgimiz yoktur. İşte bu noktada kamera yardımcı araçlarıyla, dalış ve yükselişleriyle, kesinti ve yalıtmalarla, süreci yavaşlatma ya da hızlandırmayla, büyütme ve küçültmeyle devreye girer. Optik bilinçdışından ancak kamera sayesinde haberdar oluruz, tıpkı dürtüsel bilinçdışından psikanaliz sayesinde haberdar olduğumuz gibi."

Big Data ile film kamerası arasında benzerlik kurulabilir. Böylelikle veri madenciliği dijital büyüteç olarak görev yaparak insan eylemlerini büyütecek ve bilinçle yoğrulmuş eylem alanının ardında bilinçsiz olarak yoğrulan bir eylem alanını erişilir kılacaktır. Big Data'nın mikrofiziği bilincin dışında yer alan actomları, yani mikro-eylemleri görünür hale getirecektir. Aynca Big Data kişinin birey olarak farkına varmadığı kolektif eylem örüntülerini de açığa çıkarabilir. Böylelikle de kolektif bilinçaltı erişilebilir hale gelecektir. "Optik bilinçdışı"na benzer olarak mikrofizik ya da mikropsişik ilişki ağına dijital bilinçdışı denebilir. Bu durumda dijital psikopolitika kitlelerin davranışına bilincin ulaşamadığı bir düzeyde hakim olabilecektir. 

Big Deal: Büyük İş

Big Data bugün karşımıza sadece Big Brother olarak değil aynı zamanda Big Deal* olarak da çıkıyor. Big Data öncelikle büyük bir ticarettir. Kişisel veriler eksiksiz bir şekilde ticarileştirilir ve paraya çevrilir. Günümüzde kendilerine ekonomik olarak sömürülebilecek veri paketleri olarak davranılan insanların ticareti yapılır. Böylelikle insanlar bizzat meta haline gelir. Big Brother ve Big Deal ittifak kurar. Gözetleme devleti ve pazar bir hale gelir. 

Veri şirketi Acxiom üç yüz milyon ABD vatandaşının, yani neredeyse nüfusun tamamının kişisel verileriyle ticaret yapmaktadır. ABD vatandaşları hakkındaki bilgisi FBI'ınkinden daha fazladır. Acxiom insanları 70 kategoriye ayırır. Kataloglarında insanlar meta gibi sunulur. Burada her ihtiyaca göre satılık bir şey mevcuttur. Düşük ekonomik değere sahip insanlar waste, yani "çöp" olarak tanımlanır. Pazar değeri yüksek tüketicilerse shooting star** grubunda yer alır. 36-45 yaş grubundaki bu "hedef kitle" dinamik, sabahlan koşmak için erken kalkan, evli ama çocuksuz, gezmeyi seven ve Seinfeld dizisini seyreden insanlardan oluşur. 

Big Data yeni bir dijital sınıflı toplumun oluşmasına yol açar. "Çöp" kategorisindeki insanlar en alt sınıfı oluşturur. Derecesi kötü olan insanların kredi talebi reddedilir. Böylece panoptikonun yanında bir de "Bannoptikon"*** ortaya çıkmıştır. Panoptikon, sistemin içindekileri gözetler. Bannoptikonsa sisteme yabancı ya da düşman gördüklerini istenmeyen kişiler olarak saptayarak bunları dışarıda bırakan bir aygıttır. Klasik Panoptikon disipline etmeye yarar. Bannoptikon ise sistemin güvenliğini ve verimliliğini sağlar. 

Dijital Bannoptikon ekonomik olarak değersiz insanları çöp olarak sınıflar. Çöp kendisinden kurtulunması gereken bir şeydir: "Bunlar fazlalıktır, insan çöpüdür, toplumun atılmışlandır - tek kelimeyle: atıktırlar. 'Atık' işe yaramazlığın ta kendisidir; kullanılabilecek hale getirilemeyecek ne varsa hepsi 'atık yığınına' gider. Atık, yararlı bir şekilde kullanılabilecek mekanları işgal etmekte, kirletmektedir. Bannoptikonun en önemli görevi, atıkların 'değerli' ürünlerden ayrılıp çöplüğe taşınmak üzere bir kenara konmasını sağlamaktır." 

Unutmak

İnsan hafızası zorunlu olarak unutmayı içeren bir anlatı, bir öyküdür. Dijital hafızaysa eksiksiz bir toplama ve yığma. Kayıtlanmış veriler sayılabilir (ziihlbar) ama anlatılamaz (erziihlbar). Kaydetme ve tekrar yükleme, bir anlatım süreci olan hatırlamadan temelde farklılık gösterir. Otobiyografi de hatırlananların anlatı niteliğinde yazılışıdır. Buna karşılık "Timeline" (zaman çizelgesi) hiçbir şey anlatmaz. Olayların ve enformasyonların sayılışı ve birbirine eklenmesinden ibarettir. 

Hafıza, farklı zaman dilimlerinin birbirleri içine geçtiği ve birbirini etkilediği dinamik, canlı bir süreçtir. Sürekli olarak yeniden yazılır, yeniden karılır. Freud da insan hafızasını canlı bir organizma olarak görür: "Bildiğin gibi psişik mekanizmamızın, hafıza izlerinden oluşan mevcut malzemenin yeni ilişkiler doğrultusunda yeniden düzenlenmesi, yeniden yazılması sonucu tabakaların üst üste dizilmesiyle oluştuğu varsayımıyla çalışıyorum. Yani benim teorimde asıl yeni olan, tek bir değil, birbirinden farklı im türleriyle kaydedilmiş çok sayıda hafızanın mevcut olduğu iddiası." Yani hep aynı kalan ve aynı biçimde yeniden yüklenen tek bir geçmiş yoktur. Dijital hafıza duyarsız, neredeyse ölememiş**** şimdi noktalarından oluşur. Canlılığın zamansallığını oluşturan genleşmiş zaman ufkundan yoksundur. Bu dijitalleşmiş hayatın canlılığını yitirmesine yol açar. Dijitalin zamansallığı bir ölememişin zamansallığıdır.

Ruh

Big Data mutlak bilgi izlenimi verir. Her şey ölçülebilir ve nicelik olarak ifade edilebilir. Şeyler şimdiye kadar gizli kalmış korelasyonlarını ifşa eder. İnsan davranışı da böyle önceden kestirilebilir hale gelmelidir. Yeni bir bilgi çağı ilan edilir. Korelasyon nedenselliğin yerini alır. "Niye" yerini "böyle işte"ye bırakır. Gerçekliğin veri güdümlü niceliklendirilişi ruhu bilgiden dışarı atar. 

Big Data'nın vaat ettiği mutlak bilgi, ruhun filozofu Hegel'in gözünde mutlak cehalet olurdu. Hegel'in Mantık'ı bilginin mantığı olarak okunabilir. Buna göre korelasyon bilginin en ilkel düzeyini temsil eder. A ile B arasındaki güçlü bir korelasyon, A'da bir değişiklik olduğunda B 'de de bir değişiklik olur, der. Ne denli güçlü olursa olsun korelasyonda bunun neden böyle olduğunu bilmeyiz. Böyledir işte. Korelasyon bir zorunluluk değil, olasılık ilişkisidir. A sıklıkla B ile birlikte ortaya çıkar, der. Nedensel ilişki bu anlamda korelasyondan farklıdır. Temel özelliği zorunluluktur: A, B 'ye neden olur. 

Nedensellik bilginin en üst düzeyi değildir. Etkileşim, nedensellik ilişkisinden daha karmaşık bir ilişkidir. A ile B 'nin birbirini belirlediğini ifade eder. A ile B arasında zorunlu bir bağlantı vardır. Ama etkileşim aşamasında bile A ile B arasındaki bağlantı henüz kavranmamıştır. "Eğer verili bir içeriğe salt etkileşim açısından bakma düzeyinde kalırsak bu gerçekten de tamamen kavramdan yoksun bir davranış olur."

Ancak "kavram" bilgiyi ortaya çıkarır. Kavram, A ile B 'yi kendi içinde kavrayan ve onların kendisi üzerinden kavrandığı C 'dir. A ve B 'yi kapsayan ve kendisinden kalkılarak A ile B arasındaki ilişkinin temellendirilebileceği daha üst düzeydeki bağlantıdır. Böylelikle A ve B, "bir üçüncünün, daha üst düzeyde bir şeyin anlan"dır. Bilgi ancak kavram aşamasında mümkündür: "Kavram bizzat şeylerin içinde yer alandır, oldukları şey olmalarını sağlayandır, bu yüzden de bir nesneyi kavramak, kavramının bilincine varmak demektir." Ancak her şeyi kapsayan C kavramından hareketle mümkündür A ile B arasındaki korelasyonun tümüyle kavranışı. Bu yüzdendir ki Big Data ancak oldukça basit bir bilgi sunabilir: kendilerinde hiçbir şeyin kavranmadığı korelasyonlar. Big Data kavramdan ve ruhtan yoksundur. Big Data' nın vaad ettiği mutlak bilgi mutlak cehaletle çakışır. 

Kavram, anlarını kendi içine alan (ein-schlieBt) ve kavrayan (ein-begreift) bir birimdir (Einheit). İçinde her şeyin kapsandığı (inbegriffen) çıkarım (Schluss) biçimine sahiptir. "Her şey çıkarımdır", "her şey kavramdır" demektir. 18 Mutlak bilgi mutlak çıkarımdır. "Mutlak'ın tanımı", "çıkarım" olduğudur. 19 Sürekli ekleme/toplama (Addition) tek başına bir çıkarıma varmaz. Çıkarım da zaten bir ekleme değil, bir anlatıdır (Narration). Mutlak çıkarım bir sonraki eklemeyi dışarıda bırakan (ausschlieBt) bir şeydir. Anlatı olarak çıkarım, eklemenin karşıtıdır. Big Data salt eklemecidir ve asla bir çıkarıma (Schluss) ya da sonuca (Abschluss) ulaşmaz. Big Data'nın ortaya çıkardığı korelasyon ve eklemelerin aksine teori anlatımsal bir bilgi biçimini temsil eder. 

Ruh, parçaların anlamlı bir şekilde aşılmış olduğu (aufgehoben) bir çıkarım, bir bütünlüktür. Bütünlük bir çıkarım biçimidir. Ruh olmazsa dünya dağılarak salt eklemeler yığını haline gelir. Her şeyi içinde toparlayan toparlanmışlığını (Sammlung) ve içselliğini oluşturan ruhtur. Teori de parçalarını kendi içinde kavrayan ve içine alan/ içeren bir çıkarımdır. Chris Anderson'un duyurusunu yaptığı "teorinin sonu" sonuçta ruha veda demektir. Big Data ruhu çürütür. Salt veriyle beslenen beşeri bilim aslında artık beşeri bilim değildir.***** Bütünlüğe ulaşmış veri bilgisi ruhun sıfır noktasındaki mutlak cahilliktir.

Mantık Bilimi'nde Hegel "akılcı her şey bir çıkarımdır" der. Çıkarım Hegel'in gözünde bir biçimsel mantık kategorisi değildir. Bir sürecin başı ve sonunun anlamlı bir bağlantı, anlam oluşturan bir birlik meydana getirmesi durumunda ortaya çıkar. Bu nedenledir ki, salt eklemenin aksine, anlatı bir çıkarımdır. Bilgi bir çıkarımdır. Ritüel ve seremoniler de çıkarım biçimleridir. Anlatısal bir süreci temsil ederler. Bu anlamda kendi zamanları, ritimleri, ölçüleri vardır. Anlatı olmak sıfatıyla hızlanmanın dışında kalırlar. Çıkarım biçimlerinin tümünün harap olduğu yerde her şey dayanaksız bir şekilde dağılır. Her şeyi kapsayan hızlanma, her şeyin ekleme haline gelmiş olduğu, her türlü anlatı gerilimini, dikey gerilimi yitirmiş bir dünyada gerçekleşir. 

Günümüzde bizzat algı, sonsuz dijital ağda oradan oraya atladığından, çıkarsamaya varmaktan acizdir. Kendini tümüyle dağıtmıştır. Çıkarsamayı düşünce dolu (kontemplativ) bir oyalanma becerebilir sadece. Gözleri kapamak (schlieBen) çıkarsamayı temsil eden bir harekettir. Resimlerin ve enformasyonun hızla değişimi gözleri kapamayı, düşünce dolu bir çıkarsamayı imkansız kılar. Akılcı her şey bir çıkarsamaysa Big Data çağı akıldan yoksun bir çağdır. 

Olay On yedinci yüzyılda icat edilmesinin ardından istatistiksel yöntem bilimciler, kumarbazlar, şairler ve filozoflar tarafından aynı ölçüde heyecanla karşılandı. Hepsi büyük bir coşkuyla yeni keşfedilmiş olan istatistiksel olasılık ve kurallılığın cazibesine kapıldılar. Bu coşku Big Data ile bir karşılaştırma yapmamıza imkan tanıyor. O zamanlar bu coşku insanların dünyanın tesadüfiliğine karşı tanrısal inayete tekrar güven duymaya başlamalarını sağladı. John Arbuthnot'un 18. yüzyılda nüfus istatistiği üzerine yazmış olduğu deneme şu başlığı taşıyordu: An Argument for Divine Providence, takenfrom the Regularity observ'd in the Britisch Births of both Sexes.****** Hatta filozoflar erkek doğumlarının istatistiksel olarak ortaya çıkan fazlalığının ilahi öngörünün tecellisi olduğuna inanmış, savaşı haklı göstermişlerdi. 

Kant da yasallığı ortaya koyma imkanı sağlayan istatistiksel hesaplamanın çekiciliğine kapılarak onu tarihin teleolojik incelenmesine dahil eder. Bir yandan iradenin özgürlüğünden yola çıkar, öte yandan aynı anda onu sınırlar. Özgür iradenin görünümleri, yani insan eylemleri, tıpkı diğer doğa olayları gibi genel doğa yasaları tarafından belirlenmiştir. İnsan iradesinin özgürlüğünün oyunu "büyük ölçekte" incelenecek olursa bir yasaya bağlı olma durumu saptanabilir. Tek tek öznelerin eylemleri ne denli kuralsız görünürse görünsün, tür göz önüne alındığında "temeldeki potansiyellerin, her ne kadar yavaş olsa da, sürekli bir gelişimi" göze çarpar. Bundan sonra Kant istatistiksel rakamlara işaret eder: "Evlilikler ile bunlardan olan çocuklar, ölümler, insanın özgür iradesi bunlarda büyük bir rol oynadığı içindir ki, sayılarını önceden hesaplamayla belirleyebilmemizi sağlayan bir kurala bağlı değil gibidirler. Ama büyük ülkelerdeki yıllık dökümler bunların pekala istikrarlı doğa yasaları uyarınca gerçekleştiğini kanıtlar, tıpkı tek tek her birinin ortaya çıkışı önceden kestirilemeyen ama bir bütün olarak bitkilerin büyümesini, nehirlerin akışını ve diğer doğa olaylarını sabit, kesintisiz bir süreç olarak korumaktan geri durmayan istikrarsız hava koşulları gibi. Tek tek insanlar, hatta toplumlar, her biri kendi doğrultusunda, çoğunlukla da birbirine karşıt tarzda, kendi niyetlerinin peşinden giderken, farkında olmadan doğanın hiç bilmedikleri niyetini tıpkı bir kılavuzu izler gibi izlediklerini ve bu niyetin gerçekleşmesine çaba gösterdiklerini pek düşünmezler."

 Birinci Aydınlanma esas olarak istatistiksel bilgiye duyulan inançla bağlantılıdır. Rousseau'nun volonte generale 'i -genel irade- istatistiksel bir matematik işleminin sonucudur. Genel irade hiçbir iletişim olmaksızın oluşur. İstatistiksel ortalama değerlerden ortaya çıkar. "Toplu irade ile ortak irade arasında hatırı sayılır bir fark vardır genellikle; ikincisi sadece ortak çıkara bakar, ilkiyse özel çıkara, ve özel iradelerin toplamından başka bir şey değildir. Ama bunlardan, birbirlerini götüren şu fazlayı ve şu eksiği bir kenara ayıracak olursak farkların toplamı olarak geride ortak irade kalacaktır."

Rousseau genel iradenin tespitinin iletişime ihtiyaç duymadığını, hatta iletişimi dışarıda bırakması gerektiğini açıkça vurgular. İletişim istatistiksel nesnelliği çarpıtacaktır. Bu nedenle Rousseau siyasi parti ve derneklerin kurulmasını yasaklar. Rousseau'nun demokrasisi söylem ve iletişim içermeyen bir demokrasidir. Bu istatistiksel yöntem nicelik ile hakikatin bir sentezini oluşturur. Bir yönetimin iyi olduğunu nereden anlayacağımız sorusuna Rousseau biyopolitik bir cevap verir. Soruya ahlaki açıdan yaklaşmaktan kaçınır. Siyasi birliğin amacı kendisine dahil olan bireylerin idamesi ve refahından başka bir şey değildir. Bunun da en sağlam belirtisi nüfus artışıdır. En iyi yönetim hiç şüphesiz ki yurttaşlarının sayısının "durmadan arttığı" yönetimdir. Bu nedenle Rousseau şöyle seslenir: "İstatistikçiler, şimdi sıra sizde: Sayın, ölçün, karşılaştırın."

Günümüzdeki Big Data coşkusu 18. yüzyıldaki çabucak sönen istatistik coşkusunu andırıyor en çok. İstatistik 18. yüzyılın Big Data'sı sayılabilir. O zamanlar istatistiksel akla karşı, özellikle romantizm cephesinden bir direniş başlamakta gecikmemişti. Ortalamadan ve normallikten tiksinme romantizmin temel eğilimidir. İstatistiksel olarak olası olanın karşısına tekil, olasılık dışı, aniden beliren çıkarılır. Romantizm istatistiksel normalliğe karşı garip, anormal ve aşın olanı geliştirmiştir.

İstatistiksel akla duyulan bu tiksintiyi Nietzsche de paylaşır: "İstatistik, tarihin yasaları olduğunu kanıtlar. Hatta kitlenin ne derece adi ve iğrenç derecede birörnek olduğunu kanıtlar. Bir kez Atina'da istatistik yapmış olsanız görürdünüz! Farkı hissederdiniz! Kitle ne denli düşük ve bireysellikten uzaksa istatistik yasası o denli güçlüdür. Daha incelikli ve asil öğelerden oluşması durumundaysa yasa güme gider. Yukarılarda, yüce ruhların söz konusu olduğu durumda ise hesap falan yapamazsınız: Örneğin büyük sanatçılar ne zaman evlenmiştir! Burada bir yasa aramaya kalkanların hiçbir şansı yoktur. Demek ki tarihte yasaların mevcut olması ölçüsünde bu yasaların bir değeri yoktur ve tarihin (Geschichte), yani olmuş olanın (was geschehen ist) hiçbir değeri yoktur." İstatistik (Statistik) "tarih sahnesinde eylemde bulunan büyük şahıslan değil, sadece figüranları (Statisten) ele alır". Nietzsche "tarihte önemli ve asıl olanın büyük kitle hareketleri olduğunu savunan ve bütün büyük adamları sadece en belirgin dışavurumlar, adeta akıntıda belirgin hale gelen kabarcıklar olarak gören" tarih anlayışına karşı çıkar. 

Nietzsche'nin gözünde istatistiğin sayıları insanın bir sürü hayvanı olduğunu, "insanların aynılaşmasının arttığı"nı kanıtlar sadece. Bu hizaya gelme günümüzün şeffaflık ve enformasyon toplumunun da karakteristik özelliğidir. Her şeyin hemen görünür olması gerektiğinde sapma neredeyse imkansızdır. Şeffaflık ötekini, yabancıyı, sapkını ortadan kaldıran bir uyum baskısı doğurur. Big Data esas olarak toplu davranış kalıplarını görünür kılar. Bizzat Dataizm aynılaşmanın artmasını güçlendirir. Veri madenciliği temelde istatistikten farklı değildir. Ortaya koyduğu korelasyonlar istatistiksel açıdan olası olanı sergiler. İstatistiksel ortalama değerler hesaplanır. Yani Big Data eşsizliğe, biricikliğe kapalıdır. Olaya kördür. İstatistiksel açıdan olası olan değil, olası olmayan, tekil, olay belirleyecektir tarihi, insanın geleceğini. Bu anlamda Big Data geleceğe de kördür.


* Büyük İş", küçümseyici olarak "çok matah!" anlamında da kullanılır. -ç.n. 

** Meteor ve çuha çiçeği anlamına gelen bu ifade parlayan, ön plana çıkan, sivrilen varlıklar için kullanılır. -ç.n. 

** Bu kelimenin kökenindeki Almanca der Bann, "ihraç, yasak" anlamına geliyor. -ç.n.

 *** Alın. Untoter. Popüler örneğini Zombiler şeklinde gördüğümüz, ölmüş olduğu halde canlılar arasında dolaşan varlık. -ç.n.

**** Beşeri bilimlerin Almanca karşılığı olan Geisteswissenschaften 'ın kelime anlamı "ruh bilimleri"dir. -ç.n. 

***** "Her iki cinsten İngilizlerin doğumlarında gözlenen düzenlilikten yola çıkan, ilahi inayet lehinde bir sav." -ç.n.

Byung-Chul Han - Psikopolitika 

GÜNLÜK OKUMA PARÇASI 15

 GÜNÜMÜZDE DUYGU (Gefühl) ya da heyecandan (Emotion) fazlasıyla söz ediliyor. Duygu pek çok alanın inceleme konusu. İnsan aniden animal rationale* olmaktan çıkıp duygusal bir varlık oldu. Ancak kimse duygulara yönelik bu ani ilginin nereden geldiğini sorgulamıyor. Bilimsel duygu araştırmaları ne yaptıkları hakkında pek düşünmüyor sanki. Duyguların konjonktürü­nün her şeyden önce ekonomik süreçlerle bağlantılı olduğu gözden kaçıyor. Ayrıca tam bir kavramsal karmaşa söz konusu. Kimi zaman duygudan, kimi zaman heyecandan, kimi zamansa duygulanımdan (Affekt) bahsediliyor. 

Duygu heyecanla özdeş değildir. Örneğin bir insanın dil duygusuna (Sprachgefühl), oyun duygusuna (Ballgefühl), ya da merhamet duygusuna (Mitgefühl) sahip olduğunu söyleriz. Dil-heyecanı ya da merhamet-heyecanı diye bir şey yoktur. Aynı şekilde dil duygulanımını ya da merhamet duygulanımını da bilmeyiz. Yas da bir duygudur. Yas heyecanı ya da yas duygulanımı kulağa garip gelir. Gerek duygulanım gerekse heyecan salt öznel bir şeyi yansıtır, duygu ise objektif bir şeye işaret eder. 

Duygu bir anlatıya yer açar. Anlatısal bir uzunluğa ya da geniş­liğe sahiptir. Ne duygulanım ne de heyecan anlatılabilirdir. Gü­nümüz tiyatrosunda gözlemlediğimiz duygu krizi aynı zamanda bir anlatı krizidir. Anlatıcı duygu tiyatrosu yerini bugün gürültü­cü duygulanım tiyatrosuna bırakmıştır. Anlatının yokluğundan ötürü sahneye bir duygulanım yığını doldurulur. Duygunun aksine duygulanım bir mekan açmaz. Boşalmak için kendine çizgisel bir hat arar. Dijital ortam da bir duygulanım ortamıdır. Dijital iletişim anında duygulanım boşalmasını kolaylaştırır. Salt zamansallığı sayesinde dijital iletişim duygudan çok duygulanım nakleder. Shitstorm'lar** duygulanım fırtınalarıdır. Dijital iletişim açısından tipiktir bunlar. 

Duygu saptayıcıdır. "İçimde şöyle bir his var ... " deriz. Buna karşılık "içimde şöyle bir heyecan var ... " ya da " ... duygulanım var ... " demeyiz. Heyecan saptayıcı değil, edimseldir. Eylemlerle bağ­lantısı vardır. Dahası yönelimsel ve bir hedefe yöneliktir. Duygunun yönelimsel bir yapısının olması zorunlu değildir. Endişe duygusu genellikle somut bir nesneye ilişkin değildir. Yönelimsel bir yapısı olan korku ile arasındaki fark budur. Dil duygusu da yönelimsel değildir. Yönelimsel olmayışı onu dışavurumsal, yani heyecansal olan dilsel ifadeden ayırır. Belli bir şahsa yönelik olmayan evrensel bir merhamet, okyanussu bir dünya-duygusu da mümkündür. Heyecan da duygulanım da, duyguyu tanımlayan böyle bir boyuta erişemez. Onlar öznelliğin ifadeleridir. 

Duygu, heyecandan farklı bir zamansallığa sahiptir. Bir süreye imkan tanır. Heyecanlar duyguya oranla oldukça uçucu ve kısa sürelidir. Duygulanım ise genellikle bir anla sınırlıdır. Duygunun aksine heyecan bir durumu temsil etmez. Heyecan durmaz. Bir huzur heyecanı yoktur. Huzur duygusuysa bilinen bir şeydir. Heyecan durumu ifadesi çelişkilidir. Heyecan dinamik, koşula bağlı ve edimseldir. Heyecan kapitalizmi tam da bu özellikleri sömü­rür. Duyguysa edimsel olmaması nedeniyle kolay sömürülmez. Duygulanım edimsel değil daha ziyade indifaidir. Edimsel yönden yoksundur. 

"Hava" (Stimmung) ise hem duygudan hem de heyecandan farklıdır. Hatta duygudan bile daha fazla nesnellik içerir. Bir mekanın nesnel olarak şöyle ya da böyle bir havası olabilir. Hava bir "şöyle-oluş" ifade eder. Buna karşılık heyecanlar tam da bu şöyleoluştan sapmalarda ortaya çıkar. Örneğin bir yer dostça bir hava yayabilir. Bu tamamen nesnel bir şeydir. Dostça bir heyecan ya da duygulanımsa yoktur. Hava ne yönelimseldir ne de edimsel. İnsanın içinde bulunduğu bir şeydir. Haletiruhiyeyi ifade eder.*** Yani duruktur ve gruplaşmaya bağlıdır, heyecansa dinamik ve edimseldir. Haletiruhiyedeki "neyin içinde" sorusu değil, "nereye" sorusudur heyecanı belirleyen. Duyguyu tanımlayansa "ne için"dir. 

Kapitalizm Çağında Duygular adlı kitabında Eva Illouz duyguların neden tam da kapitalizm çağında böyle bir konjonktür sergilediği sorusuna hiçbir cevap vermiyor. Üstelik duygularla heyecanları aralarında hiçbir kavramsal ayrım yapmaksızın birlikte kullanıyor. Ayrıca kapitalizm çağında duyguları araştırmaya kapitalizmin ilk aşamalarından başlamak pek de anlamlı değil: "Weber'in Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu özünde heyecanların ekonomik davranışlardaki rolüne ilişkin bir tez içerir: Aralıksız sürdürülen girişimci eylemlerin merkezinde Tanrı'nın kavranamazlığının yol açtığı endişe duygulanımları vardır." "Endişe duygulanımı" hatalı bir kavramdır. Endişe bir duygudur. Duygulanımla uyuşmayan bir zamansallık tekabül eder endişeye. Sürekli bir durum değildir duygulanım. Duyguya özelliğini veren kalıcılık yoktur duygulanımda. Tam da bu sürekli endişe duygusudur aralıksız sürdürülen girişimci eylemlere yol açan. Dahası Weber'in analiz ettiği kapitalizm heyecandan çok, akılcı bir mantık izleyen, toplayıcı nitelikte çileci bir kapitalizmdir. Yani heyecanları sermayeleştiren tüketim kapitalizmini ele almaz. Tü­ketim kapitalizminde ayrıca anlamlar ve heyecanlar satılır ve tü­ketilir. Kullanım değeri değil, heyecansal ve kültsel değerdir tü­ketim ekonomisi için yapıtaşı niteliği taşıyan. 

Illouz, heyecanın ancak gayri maddi üretim kapitalizminde önem kazandığı gerçe­ğine de yer vermemektedir. Heyecan ancak günümüzde üretim aracı konumunu kazanmıştır. Illouz ayrıca Durkheim sosyolojisinin temel kavramı olan dayanışmanın, toplumsal failleri toplumun merkezi sembollerine bağ­layan bir "heyecanlar demeti" olduğuna işaret eder. Özet olarak "klasik kabul edilen modem sosyoloji kuramları örtük olarak, tam olgunlaşmış bir heyecan kuramı olmasa bile, en azından tek tek heyecanlarla kurulmuş bir dizi bağlantı içerir: endişe, aşk, azim, aldırmazlık, suçluluk - bütün bu heyecanlar modem çağa yol açan kopuşları ele alan tarihi ve sosyolojik anlatıların çoğunda yer almaktadır." Farklı sosyolojik kuramların heyecanla kurdukları (burada sıralanan) ilişkiler heyecanın günümüzdeki konjonktürünü kesinlikle açıklamaz. Ayrıca Illouz duygu, heyecan ve duygulanımı kavramsal olarak birbirinden ayırt etmez. "Aldırmazlık" ve "suçluluk" ne heyecan ne de duygulanımdır. Anlamlı olabilecek tek ifade suçluluk duygusudur. 

Illouz, heyecanın günümüzdeki konjonktürünün sonuçta neoliberalizme dayandığından bihaber gibidir. Neoliberal rejim, verimi ve performansı artırmak amacıyla, heyecanları kaynak olarak kullanmaktadır. Üretimin belli bir düzeyinde disiplin toplumunun ortamını temsil eden akılcılık, sınırına dayanır. Zorlama, engelleme olarak algılanmaya başlar. Aniden katı ve esneklikten yoksun bir izlenim verir. Yerini özgürlük duygusu ve kişinin özgürce gelişmesiyle birlikte ortaya çıkan heyecanlılık alır. Özgür olmak heyecanlarını serbest bırakmak değil midir? Heyecan kapitalizmi, özgürlüğü kullanır. Heyecan özgür öznelliğin ifadesi olarak kabul görür. Neoliberal iktidar tekniği tam da işte bu özgür öznelliği sömürmektedir. 

Akılcılığı niteleyen özellikler nesnellik, genellik ve bunların yanı sıra istikrardır. Böylelikle de öznel, duruma bağlı ve uçucu olan heyecanlılığa karşıt konumdadır. Heyecanlar öncelikle durum değişikliklerinde, algı değişmelerinde ortaya çıkar. Akılcılıksa süreklilik, sabitlik ve kurallılıkla birlikte görülür. Sağlam ilişkilere yatkınlık gösterir. Verimi artırmak için sürekliliği giderek aşındırıp istikrarsızlık üreten neoliberal ekonomi, üretim sürecinin heyecana dayanmasını teşvik eder. İletişimin hızlanması iletişimin heyecan kazanmasını kolaylaştırır, çünkü akılcılık heyecanlılıktan yavaştır. Adeta hızsızdır. Böylece de hızlanma baskısı bir heyecan diktatörlüğüne yol açar. 

Tüketim kapitalizmi ayrıca talep ve ihtiyaç yaratmak için heyecanlardan yararlanır. Emotional Design tüketimin en yüksek dü­zeye ulaşmasını sağlamak amacıyla heyecanların modelini çıkarır, heyecan şablonları biçimlendirir. Son tahlilde günümüzde tü­kettiklerimiz şeyler değil heyecanlardır. Şeyleri sonsuz olarak tüketmek mümkün değildir, ama heyecanlar için bu mümkündür. Heyecanlar kullanım değerinin ötesine doğru gelişir. Böylelikle de yeni, sınırsız bir tüketim alanı açarlar. 

İnsanın her şeyden önce iş görmek zorunda olduğu disiplin toplumunda heyecanlar daha ziyade arıza olarak görülüyordu. Ortadan kaldırılmaları gerekiyordu. Disiplin toplumunun "düzenlenmiş ortopedi"si şekilsiz bir hamurdan duygusuz bir makine biçimlendirmek zorundaydı. Makinelerin en iyi çalıştığı durum heyecan ve duyguların tümüyle devre dışı bırakıldığı durumdur. 

Heyecana günümüzde bu kadar rağbet edilmesinde, içinde ileti­şime dayalı etkileşimin giderek önem kazandığı yeni gayri maddi üretim tarzının hiç de azımsanmayacak bir rolü var. Şimdi bilişsel becerinin yanı sıra heyecansal beceri de beklenmektedir. Bu gelişmenin sonucunda kişinin tümü üretim süreci içine monte edilir. Buna uygun olarak Daimler-Chrysler'in bir duyurusunda "Davranış da hizmetin yerine getirilişinde önemli rol oynayan bileşenlerden biri olduğu için ilgili değerlendirmelerde işçinin sosyal ve heyecansal becerileri de giderek artan bir şekilde göz önüne alınacaktır," denmektedir. Böylece sosyal olan, iletişim, hatta davranış bile sömürülür. Heyecanlar, iletişimi optimize etmek üzere "hammadde" olarak kullanılır. Hewlett-Packard "HP, içinde iletişim ruhunun, bağlantı ruhunun estiği, insanların birbirleriyle iletişimde bulunduğu ve karşısındakine yöneldiği bir şirkettir. Duygulanımsal bir ilişkidir bu," der. 

Şirketlerin yönetim kademelerinde bugün bir paradigma değişimi sürmektedir. Heyecanlar giderek daha fazla önem kazanmaktadır. Akılcı yönetimin yerini heyecansal yönetim almaktadır. Gü­nümüzün işletmecisi, yöneticisi, akılcı davranış ilkesini terk eder. Giderek daha çok bir motivasyon antrenörüne benzer. Motivasyon heyecana bağlıdır. Hareket (motion) bunları birbirine bağlar. Olumlu heyecanlar motivasyonda artış sağlayan mayadır. 

Heyecanlar belli davranışlara yol açmaları ölçüsünde edimseldir. Eğilim olma nitelikleriyle davranışın enerjik, hatta duyumsal temelini temsil ederler. Heyecanlar, dürtülerin de yer aldığı limbik sistem tarafından kontrol edilir. Davranışların, insanın çoğu zaman farkında olmadığı, düşünce-öncesi, yarı-bilinçli, bedenseldürtüsel düzeyini oluştururlar. Neoliberal psikopolitika, eylemleri bu düşünce-öncesi düzeyde etkilemek amacıyla ele geçirir heyecanları. Heyecan üzerinden kişiyi derinden yakalar. Heyecanın kişilerin psikopolitik yönlendirilişinde son derece etkili bir araç olması bu yüzdendir. 

*Akıllı hayvan.

**Bok fırtınası". Dijital ortamda hızla beliren büyük sayıdaki olumsuz, yer yer hakarete varan yorumlar.

***Bir yerde/durumda bulunmak" (sich in ... befinden) ile "haletiruhiye" (Befındlichkeit) arasındaki benzerlik Türkçede kurulamıyor. 

Byung-Chul Han - Psikopolitika 

18 Aralık 2023 Pazartesi

GÜNLÜK OKUMA PARÇASI 14

 GEORGE ORWELL'in gözetim devletindeki ideal dile "Yenidil'' denir. Bu dil "Eskidil"i tamamen ortadan kaldırma amaçlıdır. Tek hedefi düşüncenin hareket alanını daraltmaktır. Her yıl kelimelerin sayısı azalır, bilincin hareket alanı küçülür. Romanın kahramanı Winston'un arkadaşlarından Syme kelimelerin yok edilmesindeki güzellikten söz eder coşkuyla. Düşünce suçlan, bunları işlemek için gerekli kelimelerin Yenidil'in kelime haznesinden çıkarılması sayesinde imkansız hale gelecektir. Bu amaçla özgürlük kavramı da ortadan kaldırılır. Sadece bu açıdan bile Orwell'in gözetim devleti, özgürlüğü alabildiğine kullanan dijital panoptikondan temel bir farklılık gösterir. Günümüz enformasyon toplumu için karakteristik olan kelimelerin yok edilmesi de­ğil çoğaltılmasıdır. 

Orwell'in 1984 romanına Soğuk Savaş ruhu ve düşmanlığın olumsuzluğu hakimdir. Ülke bitmeyen bir savaşın içindedir. Hatta Winston'ın sevgilisi Julia her gün Londra'ya düşmekte olan bombaların insanları endişe ve korku içinde tutmak amacıyla bizzat Big Brother'ın partisi tarafından atıldığını düşünür. "Halk düşmanı"nın adı Emmanuel Goldstein'dır. Goldstein rejimi devirmek amacıyla yeraltında faaliyet gösteren bir komplo şebekesinin başıdır. Big Brother onunla ideolojik bir savaş sürdürür. "Tele-ekran" da her gün ona yönelik "İki Dakikalık Nefret" programları yayınlanır. Aslında yalan bakanlığı olan "Hakikat Bakanlığı" geçmişi kontrolden geçirerek ideolojiye uydurur. Orwell'in gözetim devletinde kullanılan psikoteknik elektroşoklarla beyin yıkama, uykudan mahrum bırakma, tecrit, ilaçlar ve fiziksel işkencedir. "Bolluk (Yenidil'de 'Yeterlilik') Bakanlığı" yeterince tüketim maddesinin mevcudiyetini önler. Yapay bir darlık oluşturulur. 

Orwell'in tele-ekranlı ve işkence hücreli gözetim devleti, sınırsız özgürlük ve iletişim görüntüsünün hakim olduğu İnternetli, akıllı telefonlu ve Google gözlüklü dijital panoptikondan temelde farklıdır. Bu panoptikonda işkence yapılmaz, "twit" atılır ya da "post" edilir. Burada gizemli bir "Hakikat Bakanlığı" yoktur. Şeffaflık ve enformasyon hakikatin yerini alır. Yeni iktidar anlayışı geçmişin kontrolü değil, geleceğin psikopolitik yönlendirili­şidir. 

Neoliberal rejimin iktidar tekniği yasakçı, korumacı ya da baskı­cı değil, ileriye dönük, müsamahakar ve destekleyicidir. Tüketim bastırılmaz, aksine en yüksek noktaya getirilir. Darlık değil olumlulukta bir bolluk, hatta aşırılık söz konusudur. Hepimiz ileti­şimde bulunmaya ve tüketmeye yönlendiriliriz. Orwell'in gözetim devletini tanımlayan olumsuzluk, yerini olumluluk ilkesine bırakır. İhtiyaçlar bastırılmaz, teşvik edilir. İşkenceyle elde edilen itirafların yerini gönüllü kendini sergileme alır. İşkence odasının yerine akıllı telefon geçer. Big Brother dost bir çehre takınmıştır şimdi. Gözetimi verimli kılan bu dostluğudur.

Bentham'ın Big Brother'ı her ne kadar görünmezse de sakinlerin kafasında her daim mevcuttur. İçselleştirilmiştir. Dijital panoptikondaysa hiç kimse kendini gerçekten gözetleniyormuş ya da tehdit ediliyormuş gibi hissetmez. Bu yüzden de "gözetim devleti" ifadesi dijital panoptikonu tanımlamaya uygun değildir. Burada insan kendini özgür hisseder. Ama Orwell'in gözetim devletinde mevcut olmayan bu hissedilen özgürlük bir sorun oluş­turur.

Dijital panoptikon, sakinlerinin kendilerini gönüllü olarak sergilemesinden yararlanır. Kendini sömürme ve kendini ışıklandırma da aynı mantığı izler. Her seferinde özgürlük sömürülür. Dijital panoptikonda enformasyonu irademiz dışında elimizden alan bir Big Brother bulunmaz. Kendimizi kendi isteğimizle sergiler, hatta çıplaklaştırırız. 

Apple'ın 1984'teki Super Bowl'da ekranı dolduran reklamı bir efsane niteliğindedir. Burada Apple kendini Orwell'in gözetim devletindeki insanların kurtarıcısı olarak gösterir. İradesiz ve duygusuz görünümlü işçiler büyük bir hangarda Big Brother'ın tele-ekranda yayınlanmakta olan fanatik nutkunu dinlemektedir. Bu sırada, peşinde düşünce polisleri, bir kadın sporcu koşarak hangara girer. Duraklamadan ekrana doğru koşar, hoplayan memelerinin önünde bir balyoz tutmaktadır. Big Brother'a doğru kararlı bir şekilde ilerleyerek balyozu şiddetle tele-ekrana fırlatır. Tele-ekran ışıklar saçarak patlar. İnsanlar kendine gelir. Reklamdaki ses "24 Ocak'ta Apple, Macintosh'u sunacak. O zaman 1984'ün neden 1984'e benzemeyeceğini anlayacaksınız," der. Apple'ın bu ifadesinin aksine 1984 yılı gözetim devletinin sonuna değil, etkinliği Orwell'in gözetim devletininkini kat be kat aşan yeni tür bir kontrol toplumunun başlangıcına işaret eder. İletişim eksiksiz bir şekilde kontrole denk düşer. Herkes kendinin panoptikonudur. 

 Byung-Chul Han - Psikopolitika

17 Aralık 2023 Pazar

GÜNLÜK OKUMA PARÇASI 13

NEOLİBERAL PSİKOPOLİTİKA giderek daha incelikli sömürü bi­çimleri icat ediyor. Çok sayıdaki kendini yönetme atölyeleri, motivasyon artırıcı haftasonları, yaşam koçları, kişilik geliştirme seminerleri ve zihin antrenmanları kendini optimize etme ve verimliliği artırma konusunda sınır olmadığı vaadini dile getiriyor. Bunlar yalnızca çalışma saatlerini değil, bireyin tümünü, bütün dikkatini, hatta bizzat hayatını sömürme amaçlı neoliberal tahakküm teknikleri tarafından yönlendirilmektedir. Bu teknikler insanı keşfeder ve bizzat onu sömürünün nesnesi yapar. 

Kendini optimize etmeyi talep eden neoliberal buyruk sadece sistem içerisinde kusursuz iş görmenin hizmetindedir. Verimlilik ve performansı artırmak için tıkanmalar, zayıflıklar ve hatalar tedaviyle giderilmelidir. Bu amaçla her şey ölçülebilir ve karşılaştırılabilir hale getirilerek pazarın mantığına teslim edilir. İyi bir hayat tasası değildir kendini optimize etme çabasının ardındaki. Bizzat sistemik zorlamalar, ölçülebilir pazar başarısıdır bunu zorunlu kılan. Egemenler çağı, nesne ve hizmetlerin gasp edilmesi ve bunlardan mahrum bırakma şeklinde çalışan insandan kaymak alma çağıdır. Egemenin iktidarı kendini tasarruf ve müdahale hakkı olarak gösterir. Disiplin toplumuysa üretime önem verir. Aktif endüstriyel değer üretimi çağıdır. Bu gerçek değer üretimi çağı artık sona ermiştir. Hatta günümüz finans kapitalizminde değerler radikal biçimde yok edilmektedir. Neoliberal rejim tükenme çağını başlatmıştır. Şimdi sömürülecek olan ruhtur. Bu yüzdendir ki bu yeni çağa depresyon ya da tükeniş (burnout) gibi ruhsal rahatsızlıklar eşlik ediyor. 

Amerikan kişisel gelişim literatürünün sihirli formülü sağaltımdır (healing ). Bu kavram verimlilik ve performans uğruna her iş­levsel zayıflığı, her zihinsel tıkanmayı tedaviyle gidermeyi amaç­layan kendini optimize etme faaliyetini tanımlar. Sistemin optimize edilmesiyle örtüşen bu kendini sürekli optimize ediş yıkı­cıdır. Zihinsel çöküşe yol açar. Kendini mükemmelleştirmeye çalışmanın kendini tümüyle sömürme olduğu ortaya çıkar. 

Neoliberal kendini optimize etme ideolojisi dini, hatta fanatik özellikler kazanmıştır. Yeni bir boyun eğme (Subjektivierung) biçimini temsil eder. Sürekli olarak "Ben" üzerinde çalışma Protestanlığın boyun eğdirme ve tahakküm tekniğini temsil eden, kendini gözleme ve kendini sınama pratiklerine benzer. Günahlar yerine olumsuz düşüncelerin peşine düşülür. "Ben" düşman olarak bir kez daha kendisiyle mücadeleye girer. Günümüzün evanjelik vaizleri menajer ve motivasyon antrenörü gibi hareket ederek sınırsız performans ve optimizasyonun yeni İncilini vaaz etmektedirler. 

Kişi kendini olumluluğun diktasına tümüyle bırakamaz. Olumsuzluk yoksa hayat solarak "ölü varlığa" dönüşür. Hayatı canlı kılan tam da olumsuzluktur. Acı, deneyimin varlığı için gereklidir. Sadece olumlu duygulardan ve akış deneyimlerinden oluşan bir hayat insan hayatı değildir. İnsan ruhu derindeki gerilimini tam da olumsuzluğa borçludur: "Ruhun talihsizlik karşısında duyduğu ve gücünü geliştiren gerilim ... talihsizliğe katlanmak, talihsizlik karşısında sebat etmek, onu yorumlamak ve ondan bir şeyler çıkarmakta gösterdiği yaratıcılık ve cesaret, ayrıca ruha derinlik, sır, maske, tin, büyüklük olarak sunulmuş olan her şey  bütün bunlar eziyetle, büyük eziyetin terbiyesiyle sunulmamış mıdır?" 

Sınırsız optimizasyon talebi acının bile sömürülmesini buyurmaktadır. Amerikalı ünlü motivasyon antrenörü Anthony Robbins şöyle der: "Kendinize bir hedef koyduysanız CANI'ye* bağ­lanın. Bütün insanların hissettiği sürekli ve asla bitmeyen geliş­meye duyduğunuz isteği kabullenin. Hoşnutsuzluktan, geçici rahatsızlıkların yarattığı gerilimlerden kaynaklanan basınçtan güç doğar. Hayatınızda ihtiyaç duyduğunuz bu tür bir acıdır." Sadece optimizasyon amacıyla sömürülebilecek acıya izin vardır. Ancak olumluluğun şiddeti olumsuzluğun şiddeti kadar yıkıcı­dır. 5 Neoliberal psikopolitika, bilinç endüstrisi aracılığıyla hiçbir şekilde olumluluk makinesi sayılamayacak olan insan ruhunu öldürür. Neoliberal rejimin öznesi kendini optimize etme buyru­ğuyla, sürekli olarak daha fazla performans gösterme baskısıyla harap olur. Tedavinin öldürme olduğu ortaya çıkar. 

* Constant Never Ending Improvement: Sonsuz sürekli gelişme

Byung-Chul Han - Psikopolitika 

16 Aralık 2023 Cumartesi

GÜNLÜK OKUMA PARÇASI 12

Disipline edici teknik bedensel olanı aşarak zihinsel olana da el atar. İngilizcede industry/endüstri "çalışkanlık" demektir. lndustrial School da ıslah evidir. Bentham da panoptikonunun sakinlerinin ahlakını düzelteceği iddiasıyla yola çıkmıştır. Ama Psyche (ruh) disiplin iktidarının hedefinde değildir. Disipline edici iktidarın ortopedik tekniği, ruhun gizli istekleri, ihtiyaçları ve arzuları barındıran derin katmanlarına nüfuz etmesine ve bunları hükmü altına almasına yetecek kadar incelikli değildir. Bentham'ın Big Brother'ı da sakinlerini sadece dışarıdan gözetler. Panoptikonu görsel ortama bağımlıdır. İçsel düşünce ve ihtiyaç­lara ulaşamaz. 

Disiplin iktidarı "nüfus"u özenle yönetilecek bir üretim ve üreme yığını olarak görür. Biyopolitika kendini bu işe adar. Üreme, do­ğum ve ölüm oranları, sağlık düzeyi, yaşam süresi düzenleme amaçlı kontrollerin nesnesi haline gelir. Foucault "nüfus biyopolitikası"ndan bahseder açıkça. Biyopolitik, disiplin iktidarının yönetim tekniğidir. Ama bu esas olarak Psyche'yi sömüren neoliberal rejime hiç de uygun değildir. Nüfus istatistiklerini kullanan biyopolitik, psişik olana ulaşamaz. Topladığı istatistikler nü­fusun psikogramına veri sağlayamaz. Demografi psikografi de­ğildir. Ruhu içermez. İstatistiğin Big Data'dan ayrıldığı yer de burasıdır. Big Data'dan sadece bireysel değil kollektif psikogram, muhtemelen bilinçdışının psikogramı oluşturulabilir. Bu sayede de ruhu bilinçdışına kadar aydınlatmak ve sömürmek mümkün olabilir. 

 Byung-Chul Han - Psikopolitika

15 Aralık 2023 Cuma

GÜNLÜK OKUMA PARÇASI 11

Güç kullanarak insanlara emir ve yasaklardan oluşan bir korse giydirmek için büyük çaba harcayan disiplinci iktidar verimsizdir. İnsanların kendiliğinden egemenlik ilişkilerine boyun eğmelerini sağlayan iktidar tekniğiyse çok daha verimli. Engellemek ya da baskılamak yerine harekete geçirecek, motive edecek, optimizasyon sağlayacaktır. Kendine has verimliliği, yasak ve yoksun bırakma yerine hoşnutluk ve tatmin sağlamasından kaynaklanır. İnsanlara boyun eğdirmek yerine, onlarda bağımlılık yaratmayı amaçlar. 

Akıllı ve dost iktidar kendisine tabi öznelerin iradelerine karşı cepheden iş görmez, onların iradelerini onların çıkarları doğrultusunda yönlendirir. "Hayır"dansa "evet" der, baskılayıcı olmaktan ziyade ayartıcıdır. Olumlu duygular uyandırıp bunları sömürmeye çalışır. Yasaklamaktansa ayartır. Özneye karşı çıkmak yerine ona yaklaşır. 

Akıllı iktidar ruhu zorlama ve yasaklara tabi kılmak, disipline etmek yerine ona sokulur. Bizi susturmaz. Tersine sürekli olarak iletişimde bulunmaya, paylaşmaya, katılmaya, fikirlerimizi, ihtiyaçlarımızı, isteklerimizi, tercihlerimizi duyurmaya ve hayatı­mızı anlatmaya davet eder. Bu dost iktidar baskıcı iktidardan daha güçlüdür adeta. Görünürlüğün her türünden muaftır. Özgürlüğün günümüzdeki krizi, kendisini yadsımak ya da bastırmaktansa sömüren bir iktidar tekniğiyle karşı karşıya olmamızdan kaynaklanır. Özgür seçim, sunulanlardan birini alma özgürlüğü­ne feda edilir. 

Byung-Chul Han - Psikopolitika 

GÜNLÜK OKUMA PARÇASI 10

Nietzsche gibi Kierkegaard da felsefi ya da psikolojik metinler yazmak üzere yola çıkmamıştır. O sadece insanın varoluşunu anlamak, çözmek, açığa çıkarmak istemiştir. Freud ve Nietzsche ile paylaştığı önemli bir gerçek vardır; her üçü de bilgilerinin temelini öncelikle aynı vakadan alırlar: kendileri. Freud'un Düşlerin Yorumu gibi ilerideki gelişmelere ışık tutan kitapları neredeyse bütünüyle kendi deneyimlerini ve rüyalarını temel almıştır; Fliess'e yazdı­ğı yazıların çoğunda, uğraşıp sürekli analiz ettiği vakanın kendisi olduğunu belirtmiştir. Nietzsche'ye göre tüm düşünce sistemlerinin "tek dediği şudur: Bu, tüm yaşamı gösteren bir resimdir; ona bakın ve yaşamınızın anlamını öğrenin. Diğer taraftan sadece kendi yaşamınızı okuyun ve ondan anlayacağınız şey, evrensel yaşamın hiyeroglifi olsun." 
Kierkegaard'ın psikoloji yönündeki gayretleri, bıkıp usanmadan cevap aradığı sorudan oluşan başlığın altında toplanabilir: "Birey haline nasıl gelebilirsiniz?" Birey, mantık sahasında Hegel'in engin mantıksal "mutlak bütün"ü tarafından, ekonomi sahasında kişinin gitgide daha da nesneleştirilmesiyle, ahlaki ve tinsel sahada ise zamanının yumuşak ve yavan dini tarafından yutulup gidiyordu. Avrupa hastaydı; dahası bilgi ve teknik açısından eksiklikler yüzünden değil tutku ve azim yokluğu yüzünden daha da hastalanacaktı. Kierkegaard "Spekülasyondan uzaklaşın, Sistem'den uzaklaşın," diyor, "gerçekliğe dönün!" çağrı­sında bulunuyordu. "Saf nesnellik" hedefinin imkânsız olduğunu düşünmekle kalmıyor, mümkün olsa bile bunun istenecek bir yanı olmadığına inanıyordu. Bir diğer açıdan ise bu ahlakdışıydı: birbirimizle ve dünyayla öyle iç içeyiz ki hakikati, onunla ilgilenmeksizin izlemekle yetinemeyiz. Tüm varoluşçular gibi o da ilgi (inter-est) terimini ciddiye alıyordu. Her soru "o Aynı Bir sorusu"dur; yani yaşayan ve kendi farkındalığı olan bireydir burada sözkonusu olan. Ve bizler işe orada duran insanla başlamazsak, tüm teknik hünerlerimizle birlikte, kendini sadece boşlukta değil kendi yıkımına giden bir ümitsizliğin içinde bulacak bir robot topluluğu ortaya çıkaracağız.

Rollo May - Varoluşun Keşfi 

14 Aralık 2023 Perşembe

GÜNLÜK OKUMA PARÇASI 9

 Hakkındaki enformasyonun kişinin kendisi tarafından belirlenmesi özgürlüğün temel bir parçasıdır. Alman Anayasa Mahkemesi'nin ünlü "Nüfus Sayımı Kararı'nda belirtmiş olduğu gibi "hakkındaki enformasyonun kişinin kendisi tarafından belirlenmesi hakkı, yurttaşların haklarında kimin, ne zaman, hangi vesileyle, neyi bildiğini bilemediği bir toplumsal düzenle ve bunu mümkün kılan hukuk düzeniyle uyuşmaz". Ancak o dönem, yurttaşlardan iradelerine karşı olarak enformasyon çekip aldığı düşünülen bir iktidar mercii olarak devlet ile karşı karşıya oldu­ğumuza inandığımız bir dönemdi. Bu dönem çoktan geride kaldı. Bugün kendimizi hiçbir talimat, hiçbir zorlama olmaksızın gö­nüllü olarak gözler önüne seriyoruz. Verilerimizi, kendimize iliş­kin enformasyonu, hakkımızda kimin, ne zaman, hangi vesileyle neyi bildiğini bilmeksizin gönüllü olarak internete koyuyoruz. Bu kontrol edilemezlik özgürlüğün ciddiye alınması gereken bir krizini gösterir. Aynca gönüllü olarak ortalığa saçılan veriler de bizzat veri güvenliği kavramını işlevsiz kılar. 

Bugün dijital psikopolitika çağına doğru gidiyoruz. Bu siyaset pasif gözetlemeden aktif yönlendirmeye doğru ilerliyor. Bu da bizi özgürlüğün yeni bir krizine itiyor. Artık bizzat özgür iradedir bundan etkilenen. Big Data* toplumsal iletişimin dinamiklerine ilişkin kapsamlı bilgi edinmeye olanak sağlayan çok etkili bir psikopolitik araçtır. Bu bilgi, insan ruhuna nüfuz etme ve onu düşünce öncesi düzeyde etkilemeyi mümkün kılan bir iktidar bilgisidir.** 

Geleceğin açık olması eylemin özgürlüğünün oluşturucu öğesidir. Ancak Big Data insan davranışlarının öngörülmesini mümkün kılar. Böylelikle de gelecek hesaplanabilir ve yönlendirilebilir hale gelir. Dijital psikopolitik özgür karar vermenin olumsuzluğunu şeylerin durumunun olumluluğuna dönüştürür. Şahıs kendini niceliği saptanabilir, ölçülebilir ve yönlendirilebilir bir şey olarak olumlar. Ama bir şey özgür değildir. Ancak bir şahıstan daha şeffaftır. Big Data şahsın ve özgür iradenin sonunu ilan eder. 


* "Büyük Veri" anlamına gelen bu ifade teknolojik gelişmeler sonucu gerek kurum ve kişilerin kendi depolarında gerekse intemette ürettikleri ve geleneksel yöntemlerle işlenebilen verilerin dışında kalan ancak gelişen dijital teknolojilerle değerlendirilmeleri halinde kullanıcılar hakkında bilgi edinmeye, öngörüsel analizlere olanak sağlayan veri yığınını ifade eder. George Orwell'in 1984 romanındaki süreğen baskıcı gözetimi ifade eden "Big Brother"a atıfla kullanılıyor. -ç.n. 

** Herrschaftswissen, iktidarda olanların konumlan sayesinde sahip oldu­ğu ve iktidarlarını sürdürmek için kullandıkları bilgi. -ç.n. 

Byung-Chul Han - Psikopolitika 

13 Aralık 2023 Çarşamba

GÜNLÜK OKUMA PARÇASI 8

 

Neoliberal performans toplumunda başarısız olan kişi, toplumu  ya da sistemi sorgulamak yerine başarısızlığından kendini sorumlu tutar ve utanç duyar. Neoliberal rejimin kendine has zekası burada kendini gösterir. Sisteme karşı direnişe izin vermez. Buna  karşılık yabancı bir gücün sömürüsünün söz konusu olduğu rejimlerde sömürülenlerin dayanışma içine girerek birlikte sömü­rücülere karşı ayaklanmaları mümkündür. Marx'ın "proletarya diktatörlüğü" fikri de zaten bu mantığa dayanır. Ama bu, baskıcı iktidar ilişkilerini varsayar. Neoliberal öz-sömürü rejimindeyse insan öfkesini daha ziyade kendine yöneltir. İnsanın kendine yö­nelttiği bu saldırganlık sömürüleni devrimci değil depresif yapar. 

Bugün kendi ihtiyaçlarımız için değil sermaye için çalışıyoruz. Sermaye, bizim yanlış bir şekilde kendi ihtiyaçlarımız olarak algıladığımız, kendi ihtiyaçlarını üretiyor. Yeni bir aşkınlığı, yeni  bir özneleşme/tabiyet biçimini temsil ediyor. Bir kez daha hayatın, dış bir amaca tabi olmaksızın kendisine ilişkin olduğu içkinlik düzeyinden dışarı atılıyoruz.

Byung-Chul Han - Psikopolitika 

12 Aralık 2023 Salı

GÜNLÜK OKUMA PARÇASI 7

 

Neoliberalizm bizzat özgürlüğü sömürmeye yarayan çok verimli, hatta zekice bir sistemdir. Heyecan, oyun ve iletişim gibi özgürlüğün pratiğine ve dışavurum biçimlerine ait ne varsa sömürülür. İnsanı iradesine karşı sömürmek verimli olmaz. Yabancı bir gü­cün sömürüsü fazla kazanç sağlamaz. Ancak özgürlüğün sömü­rülüşü sayesinde maksimum kazanca ulaşılır.

İlginç bir şekilde Marx da özgürlüğü başkalarıyla kurulan iyi ilişki üzerinden tanımlamıştır: "Ancak [başkalarıyla] bir topluluk halindedir ki [her] birey yeteneklerini her yönde geliştirme imkanına kavuşur; yani kişisel özgürlük ancak topluluk içinde mümkündür."' Buna göre özgür olmak kendini diğerleriyle birlikte gerçekleştirmekten başka bir anlama gelmez. Özgürlük ba­şarılı bir toplulukla eşanlamlıdır.

Marx'a göre bireysel özgürlük sermayenin hilesi, sinsi bir oyunudur. Bireysel özgürlük fikrine dayanan "özgür rekabet" sadece "sermayenin başka bir sermaye olarak kendiyle ilişkisi, yani sermayenin sermaye olarak reel davranışıdır". Sermaye, özgür rekabet üzerinden başka bir sermaye olarak kendisiyle ilişki kurarak ürer. Kendisinin ötekisiyle bireysel rekabet üzerinden çiftle­şir. İnsanlar birbirleriyle özgürce rekabet ederken sermaye çoğalır. Bireysel özgürlük sermaye tarafından kendi çoğalması için ele geçirildiği ölçüde köleliktir. Yani sermaye üremek için bireyin özgürlüğünü sömürür: "Özgür rekabette özgür olan bireyler değil sermayedir."

Bireysel özgürlük aracılığıyla sermayenin özgürlüğü gerçekleşir. Böylelikle özgür birey sermayenin cinsel organı durumuna indirgenir. Bireysel özgürlük sermayeye, onu aktif üremeye yönelten "otomatik" bir öznellik kazandırır. Böylelikle de sermaye sü­rekli olarak "canlı yavrular" doğurur. Günümüzde aşırı bir biçime bürünen bireysel özgürlük sonuçta bizzat sermayenin aşırılı­ğından başka bir şey değildir.

Byung-Chul Han - Psikopolitika 

11 Aralık 2023 Pazartesi

GÜNLÜK OKUMA PARÇASI 6


Bizzat özgürlüğün zorlamalara yol açtığı kendine has bir tarihsel dönemde yaşıyoruz. Yapabilme özgürlüğü, emir ve yasaklar dile getiren yapmalısından daha fazla zorlama üretiyor hatta. Yapma­lısının bir sınırı vardır. Yapabilme ise sınır tanımaz. Bu yüzden de yapabilmeden kaynaklanan zorlamanın sınırı yoktur. Böylece kendimizi bir ikilemin içinde buluruz. Özgürlük aslında zorlamanın karşıtıdır. Özgür olmak zorlamalardan arınmış olmak demektir. Ama zorlamanın karşıtı olması gereken bu özgürlü­ğün kendisi zorlamalar yaratır. Depresyon ya da ruhsal tükeniş(burnout) özgürlüğün derin krizinin dışavurumlarıdır. Bunlar gü­nümüzde özgürlüğün pek çok açıdan zorlamaya dönüşmekte olduğunun patolojik işaretleridir.

Kendini özgür sanan performans öznesi aslında bir köledir. Efendisi olmaksızın kendini gönüllü olarak sömürmesi ölçüsünde mutlak köledir. Karşısında onu çalışmaya zorlayan bir efendi yoktur. Salt yaşamı mutlaklaştırarak çalışır. Salt yaşam ve çalışma aynı madalyonun iki yüzüdür. Sağlık salt yaşamın idealini temsil eder. Hegel'in efendi ve köle diyalektiği uyarınca çalışmayıp sadece keyif süren efendinin egemenliği, hatta özgürlüğü neoliberal köleye yabancıdır. Efendinin egemenliği, kendini salt yaşamın üzerine yerleştirmesi ve bunun uğruna ölümü bile göze almasındadır. Bu aşırılık, bu aşırı yaşam ve keyif biçimi çalışan, salt ya­şamı dert edinen köleye yabancıdır. Hegel'in düşündüğünün aksine çalışmak onu özgür kılmaz. İşin kölesi olarak kalmaya devam eder. Hegel'in kölesi efendiyi de işe zorlar. Hegel'in efendi-köle diyalektiği çalışmanın totaliter hale gelmesine yol açar.

Byung-Chul Han - Psikopolitika 

GÜNLÜK OKUMA PARÇASI 5

 

Özgürlüğün Sömürülüşü

Özgürlük bir epizot haline gelecektir. Epizot ara bölüm demektir. Özgürlük duygusu bir yaşam biçiminden diğerine geçerken ortaya çıkar ve bu yeni biçim de kendini bir zorlama biçimi olarak gösterene kadar sürer. Böylece özgürleşmenin ardından yeni bir tabiyet gelir. Bu öznenin kaderidir sanki: Subjekt'in kelime anlamının, "tabi olan"ın da itiraf ettiği gibi.

Bugün tabi durumda bir özne (Subjekt) değil, özgür, kendini sürekli yeniden tasarlayan, yeniden icat eden bir proje (Projekt) olduğumuza inanıyoruz. Özneden projeye bu geçişe özgürlük duygusu eşlik ediyor. Ancak bizzat bu projenin zorlama altında bir varlık, dahası tabiyet ve boyun eğişin daha da etkin bir biçimi olduğunu görüyoruz. Dışsal baskılardan ve kendine yabancı zorlamalardan kurtulmuş olduğunu sanan bir proje olarak ben, daha iyi bir performans sergileme ve mükemmelleşme şeklindeki içsel baskılara ve zorlamalara tabi kılıyorum kendimi.

Byung-Chul Han - Psikopolitika 

10 Aralık 2023 Pazar

GÜNLÜK OKUMA PARÇASI 4

 Öz-bilincin önemine dair içgörülerin ve içsel çatışmalara, özün kaybına, hatta psikosomatik sorunlara getirdiği analizin daha da şaşırtıcı olan tarafı ise Nietzsche'den kırk yıl, Freud'dan ise yarım yüzyıl önce yazılmış olmasıdır. Bu da, dönemindeki batı insanının bilinç yüzeyinin altında kalan ve yarım yüzyıl sonra infilak edecek olan şeylere dair Kierkegaard'ın olağanüstü bir hassasiyete sahip olduğuna işaret eder. ... İlerleyen yıllarda önemli bir insan haline geleceğinden emin olan Kierkegaard yaptığı keşif ve içgörülerin yaşadığı çağda kabul edilmeyeceğini gayet iyi biliyordu. Hicivli bir pasajda kendisinden bahsederken "Şu anda okumakta olduğunuz yazarın" diyordu, "felsefeci olmakla ilgisi yoktur; o ... ne Sistem yazan ne Sistem vaadi veren amatör bir yazardır; Sisteme dair bir arzusu da yoktur. ... tutkuların öğrenmek uğruna geçersiz kılındığı bir çağda, okurları olsun isteyen bir yazarın, ikindi uykusunda kolayca göz atılabilecek kitaplar yazmak zorunda olduğu bir çağda kendisini nasıl bir kaderin beklediğini rahatça görebilmektedir. ... Kaderinde, tamamen göz ardı edilmenin yazdığını bilir."

Keşfedilmesi ile birlikte yalnızca felsefe ve dine derin etkiler bırakmakla kalmadı, bilinçaltı psikolojisine de özel ve önemli katkılarda bulundu. Örneğin, Binswanger, Ellen West  üzerine kaleme aldığı çalışmasında şöyle demiştir: "O(Ellen), keskin zekasıyla Kierkegaard'ın Öldüren Hastalık isminin altında tüm olası veçhesiyle tarif edip aydınlattığı hastalıktan mustarip. Şizofreninin varoluşçu-analitik yorumunu bundan daha ileri götürebilen bir başka metin tanımıyorum. Kierkegaard'ın bu metinde sezgisel bir dehayla, yaklaşan şizofreniyi fark etmiş olduğu söylenebilir..."

Rollo May - Varoluşun Keşfi 

 

9 Aralık 2023 Cumartesi

GÜNLÜK OKUMA PARÇASI 3

 Oysa psikanalizin farkında olmadığı bir şey varsa o da başımıza daha önce hiç karşılaşılmayan bir olayın gelmiş olmasıdır; bir açıklama yerine bir yazgıdan söz eden bu daha önce hiç karşılaşılmayan olay bizi hem bu doğum olayından hem de bu olaya bağlı Oidipus'la ilgili açıklamalardan kurtarmaktadır. Bu daha önce hiç karşılaşılmayan olayın adı ayartma olup ayartmanın kökenlerinden söz edebilmek olanaksızdır; çünkü ayartmanın nasıl ortaya çıktığı belli olmadığı gibi, onunla hiç beklenmedik zamanlarda karşılaşıldığı, bilinç ve bilinçaltıyla ilgili bilimsel açıklamaları bir anda yerle bir ettiği, hiçbir yorum gerektirmeyecek kadar açık ve seçik bir biçim sahip olduğu görülmektedir.

 Her şeye bir kulp takmaya, her kabahati kendimizle aramaya öylesine alıştırılmışız ki, kendimize rağmen başımıza gelen olaylar sonunda rahat bir soluk almamızı sağlamakta ve bizi baştan çıkartmaktadır.


Jean Baudrillard - Çaresiz Stratejiler 

8 Aralık 2023 Cuma

GÜNLÜK OKUMA PARÇASI 2

 

İnsanı anlamanın varoluşçu yolunun örnekleri batı tarihindeki atalarda, örneğin Sokrates'in diyaloglarında, benliğin bilinçaltı psikolojisi analizlerini yapan Augustine'de, "yüreğin, aklın bilmediği gerekçeleri" yüzünden bir yer bulma mücadelesi veren Pascal'da görülebilir. Fakat özellikle yüz yılı aşkın bir süre önce Kierkegaard'ın zamanında hüküm süren milliyetçiliğe getirdiği şiddetli itirazda, Maritain'in deyişiyle Hegel'in "aklın totaliterliğinden" söz etmesiyle kendini göstermiştir. Kierkegaard'a göre, Hegel'in soyut hakikati gerçeklikle özdeşleştirmesi kandırmacılığa kadar giden bir yanılsamadır. "Hakikat" der Kierkegaard, "birey onu eylemiyle ürettiği zaman olur." Heidegger ve onu izleyen varoluşçular, insanı yalnızca özne olarak gören -yani yalnızca düşünen bir varlık olarak gerçekliği olan insan olarak gören- rasyonelistlere ve idealistlere şiddetle itiraz etmişlerdir. Fakat insanı hesaplan abilen ve kontrol edilebilen bir nesne olarak ele alma tavrına karşı da aynı şiddetle savaş açmışlardır ve bunun örnekleri bugün Batı dünyasında insanları adeta robotmuş gibi, ucu bucağı olmayan bir endüstriyel ve siyasi kolektivizmin içine sıkıştırarak isimsiz birimler yapmak eğilimde kendini gösterir.

Bu düşünürler, entelektüalizmin-kendi iyiliği için- tam tersinin arayışına girdiler. Düşünmenin, hayatiyete karşı ya da anı deneyimleme ediminin yerini alan bir şey olarak kullanılmasına klasik psikanalistlerden daha şiddetli bir şekilde karşı koyacaklardı. Sosyolojik kanadın ilk varoluşçularından biri olan Ludwig Feuerbach şöyle bir davetkar uyarıda bulunur. "İnsan olmak yerine felsefeci olmayı dilemeyin... Bir düşünür olarak düşünmeyin... Gerçek bir canlı, yaşayan bir varlık olarak düşünün. Varoluş dahilinde düşünün."

Kökeni ex-sistere olan bu varoluş (existence) teriminin sözcük anlamı "öne çıkmak, ortaya çıkmak"tır. Bu da tam olarak, bu kültür temsilcilerinin insanları-gerek sanatta gerekse felsefe ya da psikolojide- statik madde yığınları ya da mekanizmalar veya örüntüler değil; ortaya çıkan, olmakta olan, yani var olan bir şey olarak resmetmeyi amaçladığını gösterir. Zira, benim şu veya bu kimyasallardan oluştuğum ya da şu veya bu mekanizma ya da örüntülerle hareket ettiğim gerçeği ne kadar ilginç olursa olsun, asıl kritik mesele zaman ve mekandaki bu belli anda benim her nasılsa va olduğum ve asıl sorunumun da bu gerçeğin nasıl farkında varacağım ve bununla ne yapacağım olduğudur. İleride de göreceğimiz gibi, varoluşcu psikolog ve psikiyatrlar dinamikler, itkiler ve davranış modelleri incelemelerini bir kenara atmazlar. Fakat bunların, belli bir insanda şu gerçeğin bağlamı dışına çıkılırsa anlaşılamayacağını savunurlar: burada şu ya da bu nedenle var olmak, olmak durumunda kalan bir kişi vardır ve bunu aklımızdan çıkarırsak, bu insanla ilgili olarak bildiğimiz geri kalan her şey anlamını kaybeder. Bu nedenle varoluşçu yaklaşım her zaman dinamiktir; varoluş, varlık haline girmeye, olmaya gönderme yapar. Bu düşünürlerin çabası, olmakta olmayı duygusal bir durum şeklinde değil, insanın varoluşunun temel yapısı şeklinde anlayabilmektir.


 Rollo  May - Varoluşun Keşfi

OTOMATİK VE VERİMLİ; EKSİK VE KEYİFSİZ(2)

 Birinci bölümde emek ile değer arasındaki bağı, bilişsel boşaltmanın beyni nasıl zayıflattığını ve süreçten çıkan insanın neyi kaybettiğini...