26 Şubat 2026 Perşembe

SABIR VE TAHAMMÜL ÜZERİNE

 "Allah sabredenlerle beraberdir. Tahammül edenlerle değil." 
-İsmet Özel

Bir keresinde, uzun süre beklediğim bir işin sonucunu alamadığım bir dönemde, yanımdaki birisi bana "Sabret, geçer" demişti. O an fark ettim ki bu cümle beni teselli etmek yerine daha çok yordu. Çünkü zaten tahammül ediyordum; bütün gücümle dayanıyordum. Eksik olan tahammül değildi. Eksik olan, o bekleyişin içinde bir anlam bulabilmekti. O gün bu iki kelimenin arasındaki uçurumu ilk kez hissettim: Sabretmek ile tahammül etmek aynı şey değildi.

Biz bu iki kelimeyi çoğu zaman birbirinin yerine kullanırız. Birisi sıkıntıda olduğunda "Sabret" deriz; ama aslında kastettiğimiz şey çoğunlukla "Dayan, katlan, bu da geçer"dir. Oysa dayanmak başka, sabretmek başkadır. Tahammül, hamal ile aynı kökten gelir. Bir yükü sırtınıza yükler ve yürürsünüz. Dışarıdan gelen bir ağırlığa karşı durmaktır bu; bir nevi diş sıkmadır. İçinde reddedici bir kuvvet, negatif bir direnç barındırır. İnsan tahammül ederken gergindir, içten içe isyan halindedir, yıkılmamak için direnir. Bir duvarın fırtınaya karşı ayakta kalması gibidir; duvar dayanır ama fırtınadan bir şey öğrenmez. Tahammülün sonu ya tükenmektir ya da sıkıntının geçmesiyle birlikte unutmaktır. Her iki durumda da insan çoğu zaman olduğu yerde kalır.

Sabır ise bambaşka bir şeydir. Sabır, tutmak ile ilgilidir. Neyi, nasıl ve niçin tuttuğunu bilen bir farkındalıktır; farkında olan ise kontrolü de eline alır. Sabır, sıkıntının içinde bir anlam aramaktır. Sadece dayanmak değil, o dayanışın içinde bir yöne dönmektir. Sabreden insan da acı çeker, o da zorlanır; ama onun zorluğu bir yere bakar. Tahammül eden insan "Ne zaman bitecek?" diye sorar; sabreden insan ise "Bu bana ne öğretiyor?" diye sorar. Birinde bir kaçış arzusu vardır, diğerinde bir teslimiyet.

Kur'an, sabrı anlatırken hiçbir yerde onu salt bir dayanma eylemi olarak sunmaz. Bakara Suresi'nde Rabbimiz şöyle buyurur: "Ey iman edenler! Sabır ve namaz ile Allah'tan yardım isteyin. Çünkü Allah muhakkak sabredenlerle beraberdir." (Bakara, 153). Dikkat edelim; ayet "sabredenlere yardım eder" demiyor, "sabredenlerle beraberdir" diyor. Beraberlik, yardımdan daha derin bir şeydir. Yardım bir müdahaledir, ama beraberlik bir ilişkidir; süreklidir ve insanın iç dünyasını dönüştürür. Yani sabır, insanı Allah'ın beraberliğine taşıyan bir haldir. Tahammül ise bu beraberlikten bihaberdir.

Hz. Eyyüb'ün kıssası, bu farkı anlamak için güzel bir örnektir. Hz. Eyyüb hastalığına, kayıplarına, yalnızlığına tahammül eden biri değildi. Eğer öyle olsaydı, muhtemelen sessizce tükenirdi. O, bütün bunların ortasında Rabbine dönen biriydi. "Gerçekten bana zarar dokundu. Sen merhametlilerin en merhametlisisin." (Enbiya, 83) derken ne isyan vardır sesinde ne de şikayet. Acısını inkar etmiyor; ama o acıyı Allah'a arz ediyor, O'nun rahmetine sığınıyor. İşte sabır budur: Acının varlığını kabul edip, o acının içinde Rabb'e yönelmek. Hz. Yakub da oğlu Yusuf'u kaybettiğinde "Artık bana düşen, güzel bir sabırdır." (Yusuf, 18) demişti. Güzel bir sabır, yani şikayetsiz, huzurlu, Allah'a güveni zedelenmemiş bir sabır. Bu, tahammülün asla ulaşamayacağı bir makamdır.

Viktor Frankl, Nazi toplama kamplarında hayatta kalan bir psikiyatrist olarak, bu meselenin seküler dünyadaki en çarpıcı tanığı olmuştur. Frankl, kamplardan sağ çıkabilen insanların fiziksel olarak en güçlü olanlar olmadığını gözlemlemiştir. Hayatta kalanlar, acılarına bir anlam yükleyebilenlerdir. "İnsanın Anlam Arayışı" adlı eserinde bunu açıkça ifade eder: Acıya bir anlam yükleyebilen insan, neredeyse her şeye dayanabilir. Frankl bunu fark ettiğinde aslında Kur'an'ın asırlar önce bildirdiği bir hakikati keşfediyordu. Çünkü sabrın özü de tam olarak budur; sıkıntıya katlanmak değil, sıkıntının içinde bir hikmet aramaktır. Anlamsız acıya dayanmak tahammüldür; acının ardındaki hikmete teslim olmak ise sabırdır.

Ancak burada şunu da sormak gerekir: Her durumda sabretmek mi gerekir? Tahammülün hiç mi yeri yoktur? Aslına bakılırsa tahammül, insanın kendi gücüyle başa çıkabileceği yerlerde meşru bir tutumdur. Soğuk bir kış günü, uzun bir yolculuk, bedenin yorgunluğu... Bunlar tahammülü gerektiren, insanın iradesini kullanarak göğüsleyebileceği sıkıntılardır. Burada sabır aramak, meseleyi abartmak olur. Fakat hayat, insana takatinin zorlanacağı şeyler de gösterir: Bir yakını kaybetmek, haksızlığa uğramak, uzun ve sonu görünmeyen bir hastalık, çaresizliğin kapıda beklediği anlar bunlara örnektir. İşte tahammülün çaresiz kaldığı nokta, sabrın başladığı yerdir. İnsan kendi sınırına vardığında ya kırılır ya da o sınırın ötesinde kendinden büyük bir güce yaslanır. Sabır, bu yaslanışın adıdır. Zulmün karşısında ise mesele daha başkadır; orada ne tahammül ne de sabır değil, direniş ve adalet arayışı gerekir. İnsan her acıya aynı cevabı vermez; kimi acı dayanmayı, kimi teslimiyeti, kimi ise ayağa kalkmayı gerektirir. Hikmet, hangisinin nerede gerektiğini bilmektir.

Modern çağ ise bize ne sabrı ne de tahammülü öğretiyor aslında. Modern çağ, acıdan kaçmayı öğretiyor. Her sıkıntının bir çözümü, her ağrının bir hapı, her bekleyişin bir kısayolu olmalı. Anında sonuç, anında teslimat, anında tatmin.. Bu düzende sabır gereksiz bir erdem gibi görünüyor; çünkü sabır, beklemeyi kabul etmeyi gerektirir. Oysa beklemeyi kabul eden insan, bu çağın gözünde verimsiz ve pasiftir. Fakat Kur'an bize bambaşka bir şey söyler: "Andolsun ki sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele." (Bakara, 155). İmtihan kaçınılmazdır; asıl mesele imtihanın varlığı değil, ona nasıl cevap verdiğimizdir.

Peki insan, tahammülün o dar ve karanlık koridorundan sabrın aydınlığına nasıl geçer? İlk adım belki de acıyı inkâr etmeyi bırakmaktır. Tahammül eden insan çoğu zaman acısını gömmekle meşguldür; onu hissetmemeye, yok saymaya çalışır. Oysa sabır, acıyı kabul etmekle başlar. Hz. Eyyüb "Bana zarar dokundu" dediğinde acısını inkar etmiyordu; onu Rabb'ine arz ediyordu. İnsan derdini Allah'a götürdüğünde, o derdin içinde yalnız olmadığını fark eder. Bu fark ediş, tahammülün yalnızlığını kıran ilk çatlaktır. İkinci adım ise belki de şudur: Sıkıntının geçmesini değil, sıkıntının hikmetini istemektir. Tahammül eden insan "Bu ne zaman bitecek?" diye sayarken, sabreden insan bir noktada saymayı bırakır ve teslim olur. Bu teslimiyet bir yenilgi değildir; rüzgara karşı durmayı bırakıp onun yönünde yürümeye başlamaktır. Tevekkül dediğimiz şey de budur esasen; insanın kendi planlarının sınırlılığını kabul edip, Allah'ın takdirine güvenmesidir. "...Kim Allah'a tevekkül ederse, Allah ona yeter." (Talak, 3). Ve nihayetinde, sabır ancak hatırlamakla mümkündür. İnsan, acının ortasında neyi unuttuğunu hatırladığında, tahammülden sabra geçer. Unutulan şey çoğu zaman basittir: Bu dünya hayatının geçici olduğu, her zorluğun bir kolaylıkla beraber geldiği ve her imtihanın bir hikmeti olduğu. Sabrın zıddı acelecilik olduğu kadar, unutkanlıktır da. Belki de bu yüzden Kur'an sabrı zikirle, yani hatırlamakla yan yana koyar.

Belki de sabır ile tahammül arasındaki en keskin fark, sonunda ortaya çıkandadır. Tahammülün sonunda yorgunluk vardır; insan tükenir, belki ayakta kalır ama içi boşalmıştır. Sabrın sonunda ise olgunlaşma vardır; insan aynı insan değildir artık. Acı onu kırmamış, yontmuştur. Tıpkı bir taşın su altında yıllar içinde yuvarlaklık kazanması gibi; su taşı yok etmez, şekil verir. Sabır da insanı yok etmez, şekil verir.

O halde kendimize sormamız gereken belki de şudur: Biz hayatın zorluklarına sabretmekte miyiz, yoksa sadece tahammül mü etmekteyiz? Dişlerimizi mi sıkıyoruz, yoksa kalbimizi mi açıyoruz? Çünkü diş sıkan insan çenesini yorar. Ama kalbini açan insan, o açıklıkta Rabb'ini bulabilir.


"Sabredin, sabır yarışında düşmanlarınızı geçin." (Al-i İmran, 200)

13 Şubat 2026 Cuma

CEHALET VE GAFLET

Bu satırları okuyorsanız, muhtemelen okumak ile aranız fena değildir. Harflerle aranız iyidir; metinler sizi yormaz, aksine çeker. Okumayı, cehaletten kurtuluşun doğal yolu sayarsınız ve haklısınız da. Zaten yaşadığımız çağı 'bilgi çağı' diye adlandırmamız boşuna değil. Bilgi her yerde: kitaplarda, ekranlarda, cebimizde taşıdığımız telefonlarda, hatta artık yapay zekaların dilinde bile. Okumak, bilmediğimizi öğretir; cehaleti giderir, ufku genişletir. Fakat tam da burada, sessizce beliren rahatsız edici bir soru(n) var: Bilgi bu kadar yaygın ve çokken, bilginin insanda uyandırması gereken farkındalık nerede?

Okumak her zaman cehaleti mi giderir, yoksa bazen yalnızca zihni doldurup kalbi uyutur mu? Daha doğrusu, insan her okuduğunda uyanır mı; yoksa bazı okumalar onu daha derin bir uykuya mı sürükler?

Bu sorular bizi insanın iki kadim karanlığına götürür: Cehalet ve gaflet. Biri zihnin boşluğuysa, diğeri ruhun uykusudur. Cehalet azaldıkça gafletin azalmasını bekleriz; oysa modern çağda olan tam tersidir: Cehalet azalırken gaflet salgın bir hastalığa dönüşmüştür.

Cehalet, en yalın haliyle bilgisizliktir. Bir haritaya sahip olmamaktır; nereye gideceğini, nasıl gideceğini, elindeki aletin ne işe yaradığını bilmemektir. Bu, karanlık bir odada bulunmaya benzer. Çaresizdir ama umutsuz değildir. Çünkü odanın ışığı yandığında, yani bilgi geldiğinde karanlık dağılır. Cahil insan hakikati reddetmez, sadece ondan habersizdir. Cehaleti doğru kitapla, doğru öğretmenle, doğru bir vesileyle gidermek mümkündür. Bilmemek bir eksikliktir; ama telafi edilebilir, affedilebilir bir eksikliktir. Gaflet ise bambaşka ve çok daha tehlikeli bir karanlık türüdür.

Gaflet, ışığı yanan bir odada gözleri mendil ile bağlı kalmak gibidir. Gaflet halindeki insan cahil değildir; neyin doğru, neyin yanlış, neyin hayati olduğunu bilir. Zamanın sınırlı olduğunu bilir ama onu ölçüsüzce harcar. Ölümün kesinliğini bilir ama hayatını hiç ölmeyecekmiş gibi kurar. Sağlığın kıymetini bilir ama bedenini tüketir. Burada mesele bilgi eksikliği değildir. Mesele, bilginin hayata nüfuz etmesine engel olan bir 'iç uyuşma'dır. Bilginin hafızada istiflenmesi ama kalp ve şuurun konforlu bir uyuşukluk içinde kalmasıdır. Cehalet aklın açlığıysa, gaflet bilincin tokluk komasıdır. Çünkü tokluk komasında kişi aslında beslenmiştir ama ağırlaşır, uyuşur, hareket etmek istemez veya edemez hale gelir. İnsan her şeyi biliyor olabilir, hatta çok şey öğrenmiş olabilir ama farkındalığı kapanmıştır. Düşünmez, sorgulamaz, hissetmez. Bu bir tür dalgınlık, uyku hali. Bu yüzden cehalet bir yoksunlukken, gaflet bir ihmaldir. İnsan, bildiğini yaşamayarak hakikate sırt çevirir.

Kuran da bu ayrımı net bir şekilde ortaya koyar. Bakara Suresi'ndeki şu ayet, gafletin portresini çizer gibidir: "Onların kalpleri vardır, onlarla kavrayamazlar; gözleri vardır, onlarla göremezler; kulakları vardır, onlarla işitemezler. İşte bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller bunlardır." (A'raf, 179). Dikkat edildiğinde, ayet "onların kalpleri yoktur" demiyor, 'kavrayamazlar' diyor. Gözleri var ama göremiyorlar; kulakları var ama işitemiyorlar. Eksiklik organlarda değil, organların işlevini yitirmesindedir. Bilginin araçları mevcuttur, fakat o araçlar uyuşmuştur. İşte gaflet tam olarak budur: Araç-gereçlerin varlığına rağmen işlevsizleşmesi ve hakikatin bilinip askıya alınması.

Modern çağ, bunu son derece konforlu hale getirmiştir. Nasıl mı? Bilgiye ulaşmak hiç bu kadar kolay olmamışken, bilince ulaşmak hiç bu kadar zor olmamıştır. Bugün her şeyi biliyoruz. Ama bu bilmek, bizi harekete geçirmiyor. Yani, biliyor olmak ile bizi konfor alanında tutmaktadır. Ansiklopedi okur gibi hayatı okuyoruz; satırların altını çiziyoruz ama başımızı kaldırıp "Ben nereye gidiyorum?" demiyoruz. Kuran, bu hali çarpıcı bir benzetmeyle tasvir eder: "Tevrat'la yükümlü tutulup da onun hakkını vermeyenlerin durumu, koca koca kitaplar taşıyan merkebin durumuna benzer." (Cum'a, 5). Merkep kitabı taşır ama içindekilere nüfuz edemez; modern insan da bilgiyi taşır ama onun ağırlığını ruhunda hissetmez. Modern dünyada okuma eylemi büyük ölçüde bilgi transferine indirgenmiştir. Okuyucu özne, metin nesnedir; amaç, nesneden özneye mümkün olan en hızlı ve verimli biçimde veri aktarmaktır. Bu yaklaşımda kitap, insanı dönüştüren değil; tüketilen bir üründür. Okudum, biliyorum, geçtim. Zihin dolar fakat yön değiştirmez. Raflar dolu, zihinler meşgul, fakat hayatlar şaşırtıcı biçimde yüzeysel. Çok okuyan ama az ayılan bir insan tiplemesi ile karşı karşıyayız.

Oysa kadim düşünce geleneklerinde ve bilhassa İslam düşüncesinde okuma, statik bir bilgi edinme faaliyeti değil, dinamik bir hatırlama süreci olarak görülür. Burada okumak, bilmediğini öğrenmekten önce, bildiğini unutmamayı amaçlar. Çünkü insanın temel sorunu çoğu zaman cehalet değil, nisyandır; yani unutkanlıktır. İnsan, 'el-İnsân' kelimesinin kökünde de unutkanlık (nisyan) barınır zaten. Kur'an'ın kendisini tanımlarken ısrarla kullandığı kelime bu yüzden dikkat çekicidir: Zikir. Zikir, sadece dil ile anmak değildir; zihinde ve varoluşta diri tutmaktır. Hatırlamak, uyanık kalmak, gaflete düşmemektir. Kur'an kendisini bir 'bilgi kitabı' olmaktan önce bir hatırlatma olarak sunar: "Biz Kur'an'ı sana, bedbaht olasın diye değil, ancak Allah'tan korkanlara bir öğüt(hatırlatıcı) olsun diye indirdik." (Tâhâ, 2-3). Peki insana neyi hatırlatır? Ruhlar aleminde verilen o ilk sözü: "Hani Rabbin, Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkarmış ve onları kendilerine şahit tutarak "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" demişti. Onlar da 'Evet, şahitlik ederiz' demişlerdi." (A'raf, 172). İnsan, bazı temel hakikatlere fıtraten aşinadır; fakat onları sürekli unutur. Kuran, bu unutuşa karşı bir hatırlatmadır. Bir başka âyette Rabbimiz "(...) Beni anın ki ben de sizi anayım." (Bakara, 152) buyurur. Anmak, hatırlamaktır; hatırlamak ise gafletin zıddıdır. Kuran insana "Bak, güneş var" demez; insan zaten güneşi görüyordur. Kuran, "Güneşe bak ve arkasındaki nizamı gör, ömrünün geçtiğini fark et" der.

Buradan sarsıcı bir sonuca ulaşıyoruz: Kuran, öncelikle cehaleti değil, gafleti hedef alır. Çünkü cehalet öğrenmeyle aşılabilir; gaflet ise yüzleşme ister. Okuma da burada ikiye ayrılır: Cehaleti gideren okuma ve gafleti dağıtan okuma. Birincisi haritayı ezberlemek için okumaktır; insanı cehaletten korur. İkincisi ise pusulayı bulmak için okumaktır. Bu okuma türü insana yeni bir şey öğretmeyebilir; ama onu sarsar, rahatsız eder, uykusunu kaçırır ve "Uyan!" der. Biri öğretir, diğeri sarsar. Her okuma cehaleti gidermez. Bazı okumalar sadece oyalanmadır. Zihni meşgul eder, vicdanı susturur. İnsan okudukça kendini 'iyi' hisseder ama değişmez. Bilgi, uyanıklık üretmediğinde; hatta insanı kendinden memnun ettiğinde, tehlikeli bir uyuşturucuya dönüşür.

Tolstoy'un İvan İlyiç'in Ölümü adlı eseri, bu okuma türünün örneklerinden birini bizlere sunar. İvan İlyiç cahil bir adam değildir. Ahlaksız da değildir. Toplumun 'doğru' dediği her şeyi yapmıştır: Kariyer, statü, düzenli bir aile hayatı, estetik bir ev... Hayatı, olması gerektiği gibidir. Trajedisi de tam buradadır; 'her şeyi doğru bilen' bir adam olarak, hayatını doğru bildiklerine göre kurmamış olmasıdır. Hayatın 'teknik bilgisini' yutmuş ama hayatın anlamını ıskalamıştır.

Hikayenin kırılma anı, İvan İlyiç'in evinin perdesini asarken merdivenden düşmesidir. Bu sahne, sadece basit bir kaza değil; yoğun bir semboldür. Perde, evin süsüdür; gösterilen yüzüdür. Dışarıdan bakanlar için düzgün ve tam görünmesi gereken kısımdır. İvan İlyiç, hayatını da tıpkı evi gibi düzenlemiştir: Her şey yerli yerinde, ölçülü ve başkalarının gözüne uygun. Fakat o perdeyi düzeltmeye çalışırken düşer. Yani hayatın süsünü düzeltirken, hayatın kendisinden düşer. Bu düşüşle başlayan hastalık onu ölüme götürür. Ve ölüm döşeğinde, hayatında ilk kez şu soruyla yüzleşir: "Ya bütün hayatım yanlış idiyse?"

Bu soru cehaletin değil, gafletin sorusudur. Çünkü yanlışın ne olduğunu bilmeyen biri değil, bilip de başka türlü yaşamayı seçmeyen biri sorar bunu. İvan İlyiç'in trajedisi, kötülük yapmış olması değildir. Trajedisi, emanet edilen hayatı vitrine çevirmesidir. Hayat, yaşanacak bir yol olmaktan çıkmış; gösterilecek bir dekor haline gelmiştir. Perde düzgündür ama pencere açılmaz; içeri hava girmez. Evine alacağı perdenin kumaşını seçerken gösterdiği titizliği, ruhunu onarırken göstermemiştir. Bilgisi tamdır ama şuuru iflas etmiştir.

Gaflet tam olarak budur: Hayatı süslemekle meşgul olup, onu yaşamayı ertelemek. İnsan, 'herkes gibi' yaşadığı sürece kendini güvende hisseder. Bu güven, gafletin en tehlikeli biçimidir; çünkü insanı sorgulamaktan alıkoyar. Cehalet huzursuz eder; gaflet rahatlatır. Bu yüzden gaflet daha sinsi, daha yıkıcıdır. Cahil insan, bilmediği için uçuruma yürür. Gafil insan ise uçurumu görür, oradaki tehlikeyi bilir, tabelaları okur ama yine de "bir şey olmaz" diyerek, ya da sadece yönünü değiştirmeye üşendiği için o boşluğa doğru yürümeye devam eder.

Fakat İslam düşüncesi meseleyi daha derinlikli bir zemine taşır. Çünkü gaflet, yalnızca kendinden habersiz olmak değil; kendini yaratan'dan habersiz olmaktır. Gafletten uyanış, sadece kendi varlığına değil, o varlığı var eden'e dönüştür. Tasavvufta yakaza denilen uyanıklık hali, tam da budur: Nefsin perdesini kaldırıp Hakk'ın huzurunda olduğunu idrak etmek. İmam Gazali, İhya'sında gafletin en tehlikeli biçiminin, ibadetin kendisine bile sızabilecek bir uyuşukluk olduğunu söyler. İnsan namaz kılar ama kalbi başka yerdedir; oruç tutar ama nefsi terbiye olmamıştır. Bedenin ameli vardır, kalbin ameli yoktur. İşte bu, bilginin ve hatta ibadetin bile gafleti gidermeye yetmediği noktadır.

O halde mesele şu değildir: "Ne kadar okuyoruz?" ya da "Ne kadar biliyoruz?" Asıl mesele şudur: Okuduklarımız bizi uyandırıyor mu, yoksa daha iyi uyuklamamıza mı yarıyor? Bilgimiz bizi Rabbimize yaklaştırıyor mu, yoksa bilginin kibrine kapılıp gaflet uykumuzu derinleştiriyor muyuz? Modern çağın en büyük yanılgısı, cehaleti yendiğimizde gafletin de biteceğini sanmaktır. Oysa durum tam tersidir: Bilgi arttıkça, insan 'biliyorum' kibrine kapılır ve gaflet uykusu derinleşir. Kur'an bu tehlikeye de işaret eder: "Gerçek şu ki insan, kendini kendine yeterli görerek azar." (Alak, 6-7). Kendini yeterli gören, hatırlatmaya ihtiyaç duymaz; hatırlatmaya ihtiyaç duymayan ise gaflette derinleşir. İhtiyacımız olan şey daha fazla veri, daha fazla haber, daha fazla istatistik değildir. İhtiyacımız olan, bize "Nereye gidiyorsun?" diye soracak, bizi o konforlu uyuşukluktan uyandıracak bir yüzleşmedir.

Cehalet insanı karanlıkta bırakır; gaflet ise ışıkta gözlerini kapattırır, aynı Platon'un Mağara Alegorisindeki gibi. Cehalet, mağaranın dışında bir güneşin varlığından habersiz yaşamaktır; gaflet ise o güneşi gördüğü halde mağaranın karanlığına sığınmaktır. İlki öğrenmeyle aşılır; ikincisi cesaret ister. Çünkü gafletten uyanmak, sadece bilmek değil, bildiğini yaşamayı göze almaktır. Cehalet, bir öğretmenle ve/veya kitapla çözülür; gaflet bunlarla çözülmez. Uyuyan birini uyandırmak için ona fısıldamak ya da bir şeyler okumak yetmez; onu sarsmak gerekir. Gafletin ilacı bilgi değil, sarsıntıdır; yüzleşmedir. Bazen İvan İlyiç'te olduğu gibi ölümcül bir hastalık, bazen büyük bir kayıp, bazen de tek bir âyetin kalpte çınlaması gerekir.

Peygamberimiz (s.a.v.) "Akıllı kişi, nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışandır. Âciz kişi ise nefsini hevasına tabi kılan ve Allah'tan (boş) temennilerde bulunandır." (Tirmizî, Kıyâmet, 25) buyurmuştur. Buradaki akıl, bilgi biriktiren akıl değil; bildiğiyle yaşayan, nefsini muhasebe eden, gafletin konforunu reddeden akıldır. İç muhasebe de bir meşguliyettir; ama bu, dışa görünmeyen, alkışlanmayan, ödüllendirilmeyen bir meşgaledir. O yüzden değersiz sanılır. Halbuki en hakiki değer, sessizce yapılan o iç yolculukta gizlidir.

O halde şu soruyla bitirelim: "Gözümüzü açmak için o son düşüşü mü bekliyoruz; yoksa düşmeden uyanmaya cesaretimiz var mı?"

"Çoğaltma yarışı sizi oyaladı; ta ki kabirleri ziyaret ettiniz." (Tekâsür, 1-2)

OTOMATİK VE VERİMLİ; EKSİK VE KEYİFSİZ(2)

 Birinci bölümde emek ile değer arasındaki bağı, bilişsel boşaltmanın beyni nasıl zayıflattığını ve süreçten çıkan insanın neyi kaybettiğini...