Meşguliyetin Sessiz Çığlığı
Hayat, insanın omuzlarına türlü roller yüklerken, iç yolculuğunu çoğu zaman sessizce erteletir. Gün başlar, telaşla devam eder ve bir başka telaşa devredilir. İnsan, neyle meşgul olduğunu değil; yalnızca bir şeylerle meşgul olduğunu fark eder. Zamanın içinde hızla savrulan modern birey için bu hâl, çoğu zaman bir iyileşme değil, bir unutmadır. Ama unutmanın da bir yükü olur; içten içe bir boşluk, bir eksiklik bırakır. Bu meşguliyet görünürde bir dinamizmin, içerideyse bir kaçışın izlerini taşır.
Belki de bu yüzden Fahreddin El-Râzî, “İnsan için meşguliyetten daha şifalı bir şey yoktur,” dedi. Şifa… Ne kadar umut dolu bir kelime. Oysa şifa ile uyuşmak arasında incecik bir perde var. Meşguliyet bir ilaç da olabilir, bir uyuşturucu da. İnsan, neyle ve ne niyetle meşgul olduğuna göre ya kendine yaklaşır ya da kendinden uzaklaşır.
Bugünün insanı, belki de hiçbir çağda olmadığı kadar meşgul. Ama neyle? Kimi zaman kendiyle hiç ilgisi olmayan şeylerle; kimi zaman da ilgisi var sanıp yalnızca oyalanarak. Ve böylece asıl meşgul olması gerekeni ıskalıyor: iç yolculuğu. Belki bir gün bir durakta oturup beklerken, belki bir pencere kenarında bir şey düşünürken fark ediyor: asıl eksiklik dışarıda değil, içeride.
Meşguliyetin iki yüzü var. Biri mücadeledir, emektir, anlamdır. Diğeri kaçıştır, oyalamadır, unutuştur. İkisi de aynı kelimenin içindedir ama rotaları bambaşkadır. Kim neyle meşgulse, o kadar kıymetlidir. Tüketilen bir yaşamda tüketilemeyecek olanı aramak için durmamız gerek bazen. Sessizleşmek. Sadeleşmek. Belki de unutulmuş bir geleneği hatırlamak: İnziva.
Peygamberimiz’in Hira’daki yalnızlığı, bir kaçış değil; bir yakınlaşmadır. Dağın sessizliğinde, insanlığın yükünü omzunda taşımaya hazırlanır. Tefekkür, onun en büyük meşgalesidir. İnsanlardan uzak durur, ama insaniyetten uzaklaşmaz. Dünya telaşından sıyrılır, ama sorumluluktan kaçmaz. Bu bir sığınma değil, bir toplanmadır. Ruhun dağınıklığını toplamak için bir suskunluk.
Bugün biz bu suskunluktan korkuyoruz. Çünkü sessizlikte duymak istemediğimiz sesler var. Belki geçmişimizin yankısı, belki içimizdeki yarım kalmışlığın fısıltısı… Ve işte Zeigarnik etkisi burada devreye giriyor: İnsan, tamamlanmamış işleri zihninde taşır. Belki de o yüzden hep yeni bir şey başlatıyor, çünkü durduğunda içindeki boşluklar konuşacak. İç muhasebe başlayacak. Ve insan çoğu zaman bundan kaçıyor.
Oysa iç muhasebe de bir meşguliyettir. Ama bu, dışa görünmeyen, alkışlanmayan, ödüllendirilmeyen bir meşgaledir. O yüzden değersiz sanılıyor. Halbuki en hakiki değer, sessizce yapılan o iç yolculukta gizlidir.
Bize neyle meşgul olduğumuzu hatırlatan tek bir ölçü var: O meşgale bizi Rabbimize yaklaştırıyor mu? Meşguliyet, bir ibadete dönüşebiliyor mu? İnsan ne kadar çalışırsa çalışsın, eğer kalbi boşsa, elleri dolu görünse de hakikatte boştur.
Sonuçta, bir Müslüman bilir ki, meşguliyet bir yolculuktur. Niyetle başlar, tefekkürle derinleşir, sabırla olgunlaşır. Bir işe koyulmak, sadece bir şeyi başarmak değil; bazen bir şeyden kaçmamak içindir.
Ve belki de bu çağın en büyük devrimi, bir şey yapmamak değil; bir an durup "neden yapıyorum?" diye sormaktır.