Birinci bölümde emek ile değer arasındaki bağı, bilişsel boşaltmanın beyni nasıl zayıflattığını ve süreçten çıkan insanın neyi kaybettiğini konuşmuştuk. Ama meselenin asıl derinliği başka bir yerde: Kim olduğumuzun nasıl şekillendiğinde.
Bir müzik aletini öğrenirken parmakların acır. Yeni bir dil öğrenirken yanlış yaparsın ve utanırsın. İlk kez yemek yaparken tencerenin dibini yakarsın. Yazmaya çalışırken cümleyi silip yeniden kurarsın. Bunlar hedefe giden yoldaki talihsiz engeller değil. Bunlar, yolculuğun insanı dönüştüren parçaları. İnsan konforla değil dirençle şekillenir. Parmakları acımayan müzisyen, o acıdan öğreneceği şeyi de öğrenmemiştir. Tencere yakmayan aşçı, ateşin dilini de çözmemiştir. Sürtünme, insanın kendini aştığı noktadır. Kaldırdığınızda rahatlık gelir ama dönüşüm gelmez.
Kahveye dönersek: Diyelim ki otomatik makineniz kötü bir kahve yaptı. Büyük ihtimalle makineye karşı bir yakınlık hissetmezsiniz. Neyi yanlış yaptığını düşünür, ayarlarını kurcalar veya makinenin yetersiz olduğuna karar verirsiniz. Ortada başarısız bir ürün vardır ve o başarısızlığın sorumlusu siz değilsinizdir. Ama aynı kötü kahveyi kendi ellerinizle yapmış olsaydınız? Belki çekirdeği fazla ince öğüttünüz, belki suyun sıcaklığını yanlış ayarladınız, belki demleme süresini kaçırdınız. Sonuç yine kötüdür ama bu kez ortaya çıkan şey yalnızca başarısız bir kahve değildir; aynı zamanda bir öğrenme deneyimidir. Çünkü kendi emeğimizle ürettiğimiz şeylerde yalnızca sonuca bakmayız; sürece de bakarız. Hatalarımızı, çabamızı, niyetimizi görürüz. Makine başarısız olduğunda yalnızca sonuç vardır. İnsan başarısız olduğunda ise hikaye vardır. Emek verdiğimiz şeylere bağlanmamızın nedenlerinden biri de budur; O şeylerin içinde yalnızca ortaya çıkan ürün değil, kendimizden bir parça bulunur.
Bir dağa teleferikle çıkmak daha hızlıdır. Ama birçok insan yine de yürümeyi tercih eder. Çünkü amaç yalnızca zirveye ulaşmak değildir. Amaç, o zirveye çıkan kişi haline gelmektir. Teknoloji bize sürekli sonuçları gösteriyor. Her şey daha hızlı, daha kolay, daha pratik. Ama insan hayatı sonuçlarda değil, süreçlerde yaşanıyor. Bizlerin temel yanılgısı, her problemi verimlilik problemi olarak görmekte yatıyor. Bir işi daha hızlı yapabiliyorsak, bunun otomatik olarak daha iyi olduğunu varsayıyoruz. Ama hız ile anlam aynı şey değil.
İnsan yalnızca düşünen değil, yapan ve dünyaya müdahale eden bir varlık. Çevresini dönüştürürken kendisini de dönüştürür. Masayı yalnızca marangoz yapmaz; masa da marangozu yapar. Tekrarlanan hareketler, edinilen beceriler, karşılaşılan direnç, yapılan hatalar tabiri caizse bizim karakterimizin malzemeleridir. Bütün faaliyetlerimiz otomatik sistemlere devredildiğinde, yalnızca emekten değil, kendimizi dünyaya ifade etme imkanlarımızdan da vazgeçmiş oluruz. Dünya deneyimlenecek bir yer olmaktan çıkıp optimize edilecek bir kaynağa dönüştüğünde hayatın anlamı da o kaynakların arasında buharlaşıp uçar ve gider.
Erich Fromm bunu çok başka bir yerden görmüştü. 'Robot uyumluluğu' dediği kavramda, insanın kendisinin makineye dönüşmesinden bahsediyordu. Düşüncelerinin kendi düşünceleri olduğunu sanıp dışarıdan aldığı düşünceleri tekrarlayan, beğenilerinin kendi beğenileri olduğunu zannedip beğenmesi beklenen şeyi beğenen insan. Müzeye gidip Rembrandt'ın resmine bakan ve "güzel" diyen ama güzel bulması gerektiği için güzel bulan insan. İçsel bir tepki yok; sadece kalıba uyum. Bu, otomasyon meselesiyle beklenmedik bir yerde buluşuyor: İnsan, daha teknoloji onu otomatikleştirmeden önce kendini otomatikleştirmiş. Düşüncelerini başkalarına devretmiş, beğenilerini kalabalığa devretmiş. Belki de dış otomasyona bu kadar kolay razı olmamızın sebebi, zaten içeride otomatikleşmiş olmamızdır.
Csikszentmihalyi'nin yıllarca araştırdığı soru da burada anlam kazanıyor: İnsanın en iyi anları rahat anları değil; bedeninin veya zihninin zor bir şeyi başarmak için sınırlarına dayandığı anlar. Buna 'akış' diyor. Beceri ile zorluk arasında bir denge lazım. İş çok kolaysa sıkılırsın, çok zorsa kaygılanırsın; tam ortasında akış başlar, zaman duruverir. Eskiden fotoğraf çekmek böyleydi: ışık, diyafram, odak, her karede bir karar. Şimdi telefonu kaldırdın mı, hemen yapay zeka devreye giriyor. Belki kusursuz bir kare ama sen o kusursuzluğun içinde yoksun artık. Florida'daki bulaşık deneyi de bunu gösteriyor: Dikkatle bulaşık yıkayanların gerginliği yüzde 27 azalmış, yaratıcılıkları yüzde 25 artmış. Dünyanın en sıradan (bazen de hiç sevilmeyen) işi bile dikkatini verdiğinde seni dönüştürebiliyor.
Tabii bu argümanın nostaljiye kayma riski de var. "Eskiden her şey daha anlamlıydı" demek kolay ama yanıltıcı. Matbaa da bir teknolojiydi, internet de. Hatta birisi çıkıp "Bulaşık yıkamakta anlam buluyorsak belki hayal gücümüz yetersizdir, kazanılan zamanı daha yüksek amaçlara ayırabiliriz" diyebilir ve haksız da olmaz. De Bellis'in araştırması burada önemli bir denge sunuyor: İnsanlar, otonom ürünlerin kazandırdığı zamanı anlamlı aktivitelere yatırdıklarında dirençleri azalıyor. Mesele zamanı kazanmak değil; kazanılan zamanla ne yapıldığı zaten. Robot süpürge çalışırken çocuğunla vakit geçiriyorsan, bu anlamlı. Telefon kaydırıyorsan, bir boşluğu başka bir boşlukla dolduruyorsun.
Mesele teknolojiyi düşmanlaştırmak değil elbette. İşi tamamen devralan teknolojiler ile işi insanla birlikte yapan teknolojiler arasında bir fark var. Biri insanı süreçten çıkarıyor, diğeri süreçte tutuyor. Sorun, ayrımı yapmadan her şeyi devretmemizde.
Tarihte hiçbir kuşak bugünkü kadar zamandan tasarruf sağlayan araçlara sahip olmadı. Buna rağmen sürekli zaman yetersizliğinden şikayet ediyoruz. Çünkü mesele zamanın miktarı değil, içeriği. Modern insanın yaşadığı yoksunluk kaynak eksikliği değil; daha çok süreç eksikliği gibi. Sonuca her zamankinden hızlı ulaşıyoruz ama o sonuca ulaşırken bizi şekillendiren yolculuğu giderek daha az deneyimliyoruz.
İnsan yalnızca hedeflerine ulaşarak değil, hedeflerine ulaşırken karşılaştığı dirençlerle de büyür. O halde soralım: Acaba otomatikleştirdiğimiz şey hayatın zahmetleri mi, yoksa hayatın kendisi mi?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder