27 Mart 2024 Çarşamba

RAMAZAN GÜNLÜKLERİ 7(2)

 Kaldığımız yerden devam edelim. Bir rivayete göre Camide secde halinde ağlayan birisine Ebu Ümame el-Bahlili "Bu zat evinde olsa daha iyi olurdu." demiştir. Buradaki detay kişinin böyle durumlarda hep riya üzere olduğunu düşünmek değildir; Eylem'i gerçekleştiren kişinin niyetine riya'nın sonradan da karışabileceği ihtimalidir. 

Riya'yı, bu konu üzerine yoğunlaşan insanlar, bir çok türe ayırmışlardır. Ancak burada bunların hepsine girmek çok büyük bir görev, o sebeple meseleyi yeterli seviyede özet mahiyette verme gayreti içerisindeyim.

Fudayl b. İyaz'ın şöyle bir sözü vardır:

Kim amellerinde cambazdan daha dikkatli olmazsa riyaya düşer.

Riya'nın her an ibadetlerin içine karışıp sevabını yok edebileceği riski vardır. Çünkü halis bir niyet ile yapılan bir işin içine başkasına gösterme niyeti de karıştığında yapılacak olanın samimiyeti ortadan kaybolur. 

Gazali de bu konuda oldukça yazıp çizmiştir. Ondan da bazı fikirler sunarak işin ne kadar mühim, karmaşık ve dikkat gerektiren bir şey olduğunu kestirmeye çalışalım.

İmam Gazali, söz ile riya konusunda şöyle bir söz söylemiştir:

Kendilerini alim zat olarak gösterdikleri için toplum içinde bulunan yanlışlara tepkilerini gösterip, kötülüklere müdahale etmeye çalışırlar. Sözlerine Kuran'dan örnekler vermeye gayret ederek sözlerinin itibarını yükselmesini istemektedir. Sözle riyanın çeşitleri saymakla bitmez çünkü bulunduğu coğrafyaya, geleneğe göre bile çeşitli halleri vardır.

İlk başta bahsini ettiğim hadisin bir diğer rivayeti de şöyleydi:

Rasûlullah Efendimiz şöyle buyururlar: "Ümmetim hakkında en çok korktuğum şey, dili âlim olan münâflktir." (Ahmed bin Hanbel, Müsned, 1,22)

Günümüzde birçok insanı bu durumda görebiliriz. Hatta bunca Kuran örneğine rağmen kendileri bu söyledilerini yapmaz. Kuran'da böyle kişiler için Bakara Suresinde şöyle bir ayet vardır:

Sizler kitabı okuduğunuz halde insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?

Bu gibi kişiler artık ilmi meslek haline getirmiş, ticaretini yapar olmuştur. Kendileri bunlardan beriymiş gibi, yalnızca çaka satarlar. 

O halde şunu sormak gerekir: Niçin Riyakar olabiliriz ? Cevap olarak en azından temel 3 tane sebep görürüz. Bunlar:

1-Övülmek zevki

2-Yerilmek Korkusu

3-İnsanlardan bir şey ummak

Bu üç sebebi ortak bir paranteze alsak göreceğimiz şey muhtemelen 'toplum'dur. Bu sebeple riya'dan kurtulmanın en önemli adımı halk sevgisini akıldan ve kalpten çıkarmaktır. Yani bir kalpte hem Allah sevgisi hem de kul sevgisi olmamalıdır. Çünkü insan aciz bir varlık iken Rabbimiz 'Kadir'dir.

Gece ibadetlerinin bu kadar makbul olmasının sebebi belki de budur diyebiliriz. Sadece Allah'a gösterebileceğimiz bir samimi ibadet geceleyin pekala mümkündür.

Riyakar insanın (popüler bir söylem olacak ama) narsist olduğunu da söyleyebiliriz. Her insan elbette kendini sever. Ancak narsist, hep kendisinin övülmesini bekler ve etrafındakilerin ne düşündüğünün çok önemi yoktur. Sadece kendisine odaklıdır, methiye ve övgüler bekler. Riyakar insan da buna benzer şekilde, yaptığı şeyin sonucunda ne olacağına(Allah'ın kabul buyurup buyurmayacağına) bakmaz, etrafındaki insanların dikkatini kendi üzerine çekmeye ve övgüye odaklanır. Kısaca, narsistlik nasıl bir hastalıksa riya da öyle bir hastalıktır.

Sonuç olarak, riyakarlık, davranışların vitrinlenmesidir; benliğin aşırı sunumudur. Yalnızca hoşnut olunacak, övülecek şeyleri vitrine koyar. Kötüye dair ne varsa tezgahın arkasındadır. Hayatında, insanların hoşnut olmayacağı şeyleri göstermemek mantıklı bir yaşam felsefesine dayanmaz. Çünkü herkes bir şey söyler. Kişi kendi müziğini çalabilmelidir. O zaman görüyoruz ki riyakar insan kişilik olarak pek de kuvvetli olmayan bir yapıya sahiptir. Haysiyet sahibi olabilmek için her namazımızda kıldığımız Fatiha suresinin anlamına dikkat edelim. Kimin kadir olduğunu kimin olmadığını bilerek, yaşam tarzımızı buna göre revize edelim. Bu yazıyı da bir dua ile bitirelim:

Allahım, bizlere yaptığımız ibadetlerde hakkı ile niyet edebilecek farkındalığı nasip et, bizleri senden başkasından rızık beklemeyen, yardım dilemeyen, senin yolundan başka bir yolda gayret sarfetmeyen kullarının arasına al, Amin.

25 Mart 2024 Pazartesi

RAMAZAN GÜNLÜKLERİ 7(1)

Günlük hayatta en sık karşılaştığımız olgulardan biri sanırım gösteriştir. Gösteriş öyle hafife alınması gereken bir şey de değil esasen. Aklımda asılı olan bir hadis üzerine okumalar yapıp yazarken farkettim ki gösteriş bu meselenin içinde, hatta ta kendisi gibi görünüyor. Evet, konumuzun başlığı "Riya"; yani küçük şirk:
Mahmûd b. Lebîd'den rivayet edildiğine göre, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: «Sizin adınıza en çok korktuğum şey küçük şirktir. Onun ne olduğu sorulduğunda, o riyâdır.» buyurmuştur.

 Yazının devamında aynı rivayetin farklı şeklini de buraya not etmem gerekecek. Çünkü Ayetlerde de Riya'nın kendisini göreceğiz.

"Riya dediğimiz şey nedir ?" diye sorduğumuzda karşımıza şöyle bir ifade çıkıyor: Saygınlık kazanma, çıkar sağlama gibi dünyevi amaçlarla kendisinde üstün özellikler bulunduğunu başkalarına inandıracak biçimde davranmak. Peki bunca davranışı başkalarına inandırması için, bir kişi neler yapabilir ? İlk olarak yaptıklarını dile getirmeyi söyleyebiliriz. İkinci olarak da davranışlarını göstermektir. 

Dediğimizi doğrular nitelikte elimizde bir veri var, o da Riya kelimesinin kök anlamının "görmek" olması. Demek ki riyayı biz "gösteriş çabası" olarak tanımlayabiliyoruz. 

Burada şunları da söylemeliyiz kanaatimce: Riya'nın işi şirk'e götürmesinde önemli hususlar vardır. Şirk, bildiğimiz gibi Allah'a ortak koşmaktır. Riya'da doğrudan Allah'a şirk koşulmasa dahi Allah için yapılacak olanı başkası için de(bir menfaat gözeterek, gösteriş amaçlı) yapmaktır. Bu, yapılan işin samimiyetini de götürür. Samimiyet kelimesinin anlamı, "bir şeyin en iç kısmı, özü" olarak tanımlanır. Şu hadis'i hatırlayalım hemen:

Her doğan, İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra, anne-babası onu Hristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar."

 Bizim özümüz İslamdır. O halde, samimiyet dediğimizde aslında fıtrata dönüş, İslami yaşama dönüş ifade edilir. Bir işin samimiyeti yoksa, ihlası da yoktur diyebiliriz bu sebeple.

Şimdi konu ile ilgili çok gözönünde olmayan bazı rivayetleri burada değerlendirelim. İlk olarak:

İbnu Mesut(r.a.) bir adamın "Dün Bakara suresini okudum." dediğini duyunca "Ondan kazanacağın ecir işte budur." diyerek cevap verdi. 

 Burada, yapılan bir şeyin övülme amacı ile başkalarına anlatılmasının, yapılan samimi işe riya'nın karışabileceği bir örnek görüyoruz. Buna benzer, tahriç edilen bir başka rivayet de şöyledir:

Peygamber(s.a.v) bir adamın "Ömür boyu oruç tuttum." dediğini duyunca ona "Ne oruç tuttun ne de iftar ettin." der.

Bazı görüşlere göre adam yaptığı ameli anlattığı için Peygamberin böyle bir cevap verdiğini söyler, aynı yukarıdaki diğer örnek gibi. 

Bu rivayetler bize gösteriyor ki gösteriş yapmak birçok noktada sakıncalı. Üstelik şu ayet'i de hatırlayıp üzerine not düşmekte fayda var:

Sadakaları açıkça verirseniz o, ne iyi olur; yok eğer onları gizler de fakirlere öyle verirseniz bu sizin için daha hayırlıdır ve günahlarınızın birçoğunun bağışlanmasına sebep olur. Bilin ki, Allah, her ne yaparsanız hepsinden haberdardır.  

Yapılan sadakaların gizliden yapılması nefs tezkiyesi için de büyük önem arzediyor. Çünkü kalbin riya ve gösterişten korunması gerekir. Samimiyeti koruduğumuz takdirde elbette açıktan vermek birçok bakımdan hayırlıdır.

Bolca ayet ve hadis örneği üzerinden bu konuya yoğunlaşmaya devam edelim. Bir diğer riya için önemli bir ayet de Bakara Suresi 264. Ayetidir:

Ey iman edenler! Allah’a ve âhiret gününe inanmadığı halde malını insanlara gösteriş yapmak için harcayan kimse gibi sadakalarınızı başa kakmak ve incitmek suretiyle boşa çıkarmayın. 

Ayete baktığımızda uyarı çok açıktır: Allah'ın verdiği malı insanlara gösteriş olsun diye harcayan, Allah'a inanmayan bu gibi kişilerin yaptığını Müslümanların da yapmaması gerektiğini söylüyor Rabbimiz. Ayette geçen kişiler mallarından infak ediyormuş gibi görünerek toplumdan münafık kimliklerini gizlemek istemektedir. Nisa Suresinin 38. Ayet'i de aynı konuya parmak basmaktadır. Üstelik bu ayetin Taberi tarafından yorumu şu hadis ışığında gerçekleştiriilmiştir:

"Kıyamet gününde insanların içinde ilk hesaba çekilecekler şu üç kişidir. Bunlardan biri de, kendisine zenginlik bahşettiği ve her türlü maldan kendisine verdiği kişidir. Bu kişi getirilecek. Allah ona verdiği nimetleri sayacak o da bunları hatırlayıp bilecektir. Bunun üzerine Allahü teâlâ "Bu nimetler için ne yaptın?" diye soracak. Kişi, "Nimetlerini, harcanmasını istediğin hiçbir yol bırakmayıp senin için nimetlerini o yollarda harcadım." diyecek. Allahü teâlâ ise "Yalan söylüyorsun. Sen bu harcamaları, "Bu adam cömert biridir." desinler diye yaptın. Nitekim sana öyle denmiştir." buyuracaktır. Sonra bu adam için emir verilir. Adam yüzüstü sürüklenerek cehennem ateşine atılır."

Namazlarımızda sıkça okuduğumuz Maun suresinde de Mealen şöyle bir ifade geçer: 

Vay haline! (Şöyle) namaz kılanların ki onlar namazlarından gafildirler. Hem de onlar, gösterişçidirler. 

 

 

 

21 Mart 2024 Perşembe

RAMAZAN GÜNLÜKLERİ 6

Biz müslümanlar nedense rızık meselesini sanki tam çözebilmiş değiliz. Bunu da nereden çıkarıyorum ? Paranın, genelde biz her çaba gösterdiğimizde gelmesi gereken bir nesneymiş gibi algılandığını deneyimliyorum etrafımda. Buna dair biraz çalışma yapmak istedim. Başlangıç olarak da şu güzel hadisi seçtim:

“Âdemoğlu, malım malım deyip duruyor. Ey âdemoğlu! Yeyip tükettiğin, giyip eskittiğin veya sadaka olarak verip sevap kazanmak üzere önden gönderdiğinden başka malın mı var ki?” (Müslim, Zühd 3-4. Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd 31, Tefsîru sûre(102) 1; Nesâî, Vesâyâ 1)
Hadisin en net mesajı şu olsa gerek: harcayıp amel ettiğimiz, yani kullandığımız para haricinde hiçbir şey bize ait değil. Nihayetinde de elimizdeki nimetlerden ve bunları nasıl kullandığımızdan hesaba çekileceğiz.

Bu konuda benim aklıma gelen ilk örneklerden biri Hz.Ali'dir. kendisinden bir çok rivayet bulunur. Birkaçını burada zikredelim:

Ey para! Sen avcumda oldukça benim değilsin.
Bu söz, bizlerin para ile olan ilişkinin tersine bir şeyler söylemektedir. Şimdilerde bizler biriktirdiğimiz paranın, cebimizde olan paranın bizlerin olduğunu düşünürüz. Oysa Hz. Ali şöyle buyuruyor:
  Seni korudukça, bekçiliğini yaptıkça sen benim hizmetimde değilsin, benim malım değilsin, çünkü ben senin hizmetindeyim ve ben senin malın olmuşum.
 Oldukça çarpıcı bir dünya görüşü. Cebimizde duran paranın bize bir statü veya değer atfettiği yanılgısı böyle bir algı ile çözülebilir.

Klasik bir söz vardır ancak ben sizlere yine de burada bunu tekrar etmek istiyorum. Hasan Basri şöyle demiş:
Kuran’ın iki kapağı arasındakileri okudum. 90 yerde Allah’ın rızka kefil olduğunu gördüm. Sadece bir yerde ise şeytanın insanı fakirlikle korkutacağını gördüm. Ve insanın, Rabbinin 90 yerdeki vâdini unutup şeytanın sadece bir yerdeki yalanına kandığını da gördüm.
Gerçekten de bizler bazen bu hakikati unutur ve rızık için başkalarından yardım dileriz, hem de Fatiha Suresinde her gün "... ve yalnız senden yardım dileriz." dememize rağmen. Her gayretin bir karşılığının olduğunu(Necm/39) ancak bu karşılığı belki de ne kadar gayret o kadar ekmek tarzında lineer bir ilişki gibi ele alır, rızkımızı yanlış yollarda aramaya başlarız.

Tabii bir de şu var: Rızkı kazandıktan sonra Rezzak olan Allah'ı unutmak. Güzel kısa bir hikaye vardır:
Kamil bir zata sorarlar. “Efendi , bu kadar hayır hasenat yaparsın hiç gurura kapılıp kendini üstün görmez misin?” “O nasıl söz “der. “ Hiç aşçının elindeki kepçe ben insanları doyuruyorum diye kibre kapılır mı? ben bir kepçeyim HAK ihsanını kullarına benimle dağıtıyor.”
Bu hikaye iyilik ile alakalı olsa da çıkarılması gereken ders rızık için de geçerlidir. "Rızkı ben kazandım." gibi bir kibir, yerini hamdetmeye bırakmalı. Cepte çok olana karşılık gönülde de çok olmalı ki hamd, kibre kapılmadan Allah rızası için işler yapabilelim. 

Yazıyı bildiğimiz o güzel dua ile kapayalım:

Sevdiğim şeylerden rızık olarak bana her ne verdiysen onları, senin sevdiğin konularda bana güç ve kuvvet yap. Allah'ım! Sevdiğim şeylerden her neyi benden aldıysan onları da senin sevdiğin hususlarda benim için bir vesile kıl.” (Tirmizi, Deavat, 74, [Hadis no:3491].)

17 Mart 2024 Pazar

RAMAZAN GÜNLÜKLERİ 5

Bugün yine ahlaki erdemler hakkında hadislere ve ayetlere başvuracağız. Müslüman'a hiç yakışmayan bir duygu durum olan 'haset'i irdeleyeceğiz.O halde başlayalım!

İlk hadis-i şerifimiz çokça bilinen şu hadistir:
"Hasetten sakının. Çünkü ateşin odunu yakıp tükettiği gibi haset de iyi amelleri yakar, bitirir." (Ebu Davud, Edeb, 44; İbn Mace, Zühd, 22)"
 Haset kelimesine verilen en genel anlam, başkasının sahip olduğu maddi veya manevi imkanların kendisine geçmesi veya sahip olan kişiden bunların alınmasına yönelik istek ve niyettir. Yani Türkçemizde 'çekememezlik' dediğimiz şeye tekamül ediyor kısmen. Hadis'e ek olarak diyebiliriz ki aslında haset, insanın kendisini de bitirir. Abdulkadir Geylani'nin güzel bir sözü vardır:

Hasede aferin, ne kadar da adil! Öldürmeye önce sahibinden başlıyor..

 Peki hadis'e dönecek olursak, niçin iyi amelleri yakar, bitirir ? Kanaatimce şunu söyleyebiliriz: Rabbimiz dilediğine dilediği ölçüde rızık vermektedir. Haset, Allah'ın bu dilemesine neredeyse karşı gelmektir. Çünkü başka bir kardeşimize verilen nimete kötü niyetle bakıyor olma durumudur haset. Günü geldiğinde verilmiş olan o rızkın kişiden geri alınmasına sevinmektir. Oysa "Müslüman, müslüman'ın kardeşidir." cümlesini günlük hayatımızda çok kullanırız. Daha da önemlisi şu rivayeti hatırlamamız gerekir:

“Sizden biriniz kendisi için sevip arzu ettiği şeyi din kardeşi için de sevip arzu etmedikçe gerçek anlamda iman etmiş olmaz.”(Buhârî, Îmân 7; Müslim, Îmân 71-72. Ayrıca bk. Tİrmizî, Kıyâmet 59; Nesâî, Îmân 19, 33; İbn Mâce, Mukaddime 9)   

Bu hadis bağlamında haset ve iman bağlantısını şöyle özetleyebiliriz: Gerçek anlamda iman etmiş olmak için haset etmememiz gerekir. Çünkü haset kendimiz için istediğimizin başkasında olmasına duyulan kötü duygudur.

Haset duygusunun hayatımızı nasıl etkilediğine dair kısa birkaç not da düşebiliriz:

1-Haset ve gıpta birbirinden farklı duygulardır. Gıpta'yı haset'ten ayıran şey, hasedin kötü niyetten sıyrılıp, yalnızca başkasında olan nimetin kendisinde de olmasını arzulamaktır.

2-Haset ve Kıskançlık da birbirinden ayrılabilir. Kıskançlık daha çok elde olanın gitmesine karşı duyulan korkudur. Mesela bir insan sevdiğini başkasından kıskanır. Biz bu kıskanma duygusunun yerine hasedi yerleştiremeyiz. Haset daha çok kendi istediğinin kendisinde değil de başkasında olmasından duyulan acıdır.

3-Haset, Cenab Şehabeddin'in özetliği gibi "başkasının balını kendine zehir etmek"tir. Gayret göstererek bala kendimiz de ulaşacağımıza, kendimize zehir etmemiz bizi hem bal'dan mahrum bırakmaktadır hem de öldürmektedir.

4-Haset, dünyalıktır ve bir miktar da kötülük sevgisidir. Arkasında hiçbir mantıklı gerekçe yoktur. Gıpta edip azmedeceğimiz yerde, aşırı hırsımız bize haset beslemeye sebep olur. Burada azim ve hırs'ın ne kadar farklı kavramlar olduğunu anlayabiliriz.

5-Hasette tamahkarlık vardır. Yani eldeki ile yetinmemek, fazlasını istemek. Bir bakıma şunu da ekleyebiliriz: Haset, şükre de mani kötü bir duygudur.

6-Sosyal medya haset duygusunu tetikleyen önemli bir mecradır. Çünkü elimizde olmayan onca şey başkaları tarafından teşhir edilir. Başkalarındaki bu 'güzel sunulmuş hayatlara' karşı tamahkar oluruz. Oysa yaptığımız yanlış kıyastır. Rabbimiz şöyle buyurur:

Bilmezler mi ki, Allah rızkı dilediğine bol verir, dilediğine daraltır. Elbette bunda iman edip onda derinleşecek insanlar için nice dersler vardır.(Zümer/52)

Rızık konusu Kuran'da çok sık geçmektedir. Bu ayetlerde her seferinde Rabbimiz 'Rızkı dilediğime bol verir; dilediğime az veririm.' diye bizlere buyurur. Bunca tekrara rağmen Rabbimiz Bakara Suresinin 268. Ayetine 'Şeytan sizi fakirlikle korkutur...' diye başlar ve gerçekten de çoğumuz bu duruma düşeriz. 

Özetle diyebiliriz ki Haset duygusu bizlere hayatı zindan eder, üstelik biz bu zindanda da zehirlenir gideriz. Gıpta etmek, şükretmek varken; Şeytan'ın oyunlarına gelmemek gerekir. Rızık vereni unutmamak gerekir. Gayreti unutmamak gerekir.

Yine de etrafımızda Haset edenler elbet olacaktır. Bu yazıyı Felak suresinin meali ile bitirelim:

De ki: "Yarattığı şeylerin kötülüğünden, karanlığı çöktüğü zaman gecenin kötülüğünden, düğümlere üfleyenlerin kötülüğünden, haset ettiği zaman hasetçinin kötülüğünden, sabah aydınlığının Rabbine sığınırım."


14 Mart 2024 Perşembe

RAMAZAN GÜNLÜKLERİ 4

Bu yazıların en önemli ortak amacı, hükümden ziyade bizlere ahlaki erdemleri ve hayatımızı nasıl daha huzurlu, doğru şekilde yaşayabileceğimize dair Peygamberimizin yol göstericiliğini ortaya koymaktır. Bu sebeple kendim için hadis biriktirmiştim. Bu listedeki hadislerden derleme yapmaya çalışıyorum.

O zaman sözü fazla uzatmadan bugünki hadisimizi okuyalım:
"Allahın adıyla Onun adıyla (hareket edildiğinde) yerde ve gökte hiçbir şeyin zararı dokunmaz. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir." (Tirmizî, "De'avât",13)
Bu hadisin iki yönü varmış gibi gözüküyor. İlk yönü, Allah için bir eylemde bulunduğumuzda bizlere herhangi bir zararın gelmeyeceğini söylüyor. Allah'ı en hakiki dost ve yardımcı bellersek ve bu doğrultuda hareket edersek, O da dostluk gereği bizlere yardım eder(Muhammed/7) ve bizleri  karanlıklardan aydınlığa çıkarır(Bakara/257). Tıpkı şu Al-i İmran Suresinin 160. ayetindeki gibi
Eğer Allah size yardım ederse artık size galip gelecek kimse yoktur; eğer sizi yardımsız bırakırsa O'ndan sonra size kim yardım edebilir ? Müminler yalnız Allah'a güvensinler.

Bedir savaşında olduğu gibi, Allah müminlere yardım ederse, kimse bizleri yenemeyecektir. Ancak ganimet avcılığına düşülen Uhud savaşında olduğu gibi, Allah'ın yardımı göz ardı edilince bir bozgun ile karşılaşmak olasıdır.

 Şunu dosdoğru söyleyebiliriz: Allah'ın ipine sımsıkı sarıldığımızda, bizlere herhangi bir korku ve endişe yoktur. Sırtını Allah'a dayayan birini gerçekten de kim yenebilir ? 5 vakit kıldığımız namazlarımızın her rekatında "Ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz." ayetini tekrar tekrar okuyan biz müslümanlardan daha güvende olan kim olabilir ? Almadan verenin tek Allah olduğunu bilirsek, daha cömert dosta biz müminlerden başka kim sahiptir ? Kim daha özgürdür Allah'a dost olduktan sonra ? Bunları unutmadan yaşarsak her türlü cefa ve sıkıntıdan Allah'ın yardımı ile çıkabileceğimizi bilir ve huzurlu bir yaşam sürebiliriz.

 İkinci yönü ise, başımıza gelen şeylerin Allah'tan geldiğini bilirsek her durumu hayırlı kılabiliriz ve hayra da yorabiliriz. Bununla ilgili güzel bir rivayette şöyle der:

“Müminin durumu gıbta ve hayranlığa değer. Çünkü her hali kendisi için bir hayır sebebidir. Böylesi bir özellik sadece müminde vardır: Sevinecek olsa, şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir bela gelecek olsa, sabreder; bu da onun için hayır olur.” (Müslim, Zühd 64)

Neden müminlere has bir durumdur diye soracak olursak muhtemelen önümüze "İman" cevabı çıkar. İman dediğimiz basitçe Allah ile ilişki içinde, Allah ile irtibatta olmaktır. Zor durumlar içerisindeyken bizi mutlu kılabilecek olandır. Sıkıntılar denizinde boğulurken sabredip suyun kendisini yukarı çekeceğini bilmektir. Aslında bu açıklamalara özet bir söz de söyleyebiliriz. Hayatı orta yolda yaşıyor olmak da İman'ın gereğidir. Bu sayede bu iç huzura ve sakinliğe kavuşabiliriz.


 

 

13 Mart 2024 Çarşamba

RAMAZAN GÜNLÜKLERİ 3

Bugün biraz daha farklı bir konuya eğilmek istiyorum. Çünkü genç arkadaşların bu konuda zorlandıklarını düşünüyorum. Meselemizi özetlersek "kolaylaştırmak" diyebiliriz. Rivayet edildiğine göre
  Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e Necid ahâlisinden bir adam geldi. Saçları karışıktı. Kulağımıza sesinin mırıltısı geliyordu, ancak ne dediğini anlayamıyorduk. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e iyice yaklaşınca gördük ki, İslâm'dan soruyormuş. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): "Gece ve gündüzde beş vakit namaz" demişti ki adam tekrar sordu: "Bu beş dışında bir borcum var mı?" Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): "Hayır ancak istersen nâfile kılarsın." dedi. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): "Ramazan orucu da var." deyince adam: "Bunun dışında oruç var mı?" diye sordu. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): "Hayır! Ancak dilersen nâfile tutarsın." dedi. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) ona zekâtı hatırlattı. Adam: "Zekât dışında borcum var mı?" dedi. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): "Hayır, ama nâfile verirsen o başka!" dedi. Adam geri döndü ve gider ayak: "Bunlara ilâve yapmayacağım gibi noksan da tutmayacağım." dedi. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) da: "Sözünde durursa kurtuluşa ermiştir." buyurdu. Veya "Sözünde durursa cennetliktir." buyurdu.  [Buhârî, İman 34; Müslim, İman 8, (11); Nesâî, Sıyâm, 1, (4, 120); Ebu Dâvud, Salât 1, (391); Muvatta, Kasru's-Salât fi's-Sefer 94, (1, 175)]
Konuyu biraz daha açalım: Dinin gereklerine bir sürü ilave gereklilik ekleyerek insanları bombardıman altına atmaya gerek yok. Birkaç kere bununla ilgili garip olaylara şahit oldum. Bir arkadaş diğerine "Eğer ilk sünneti kılmazsan kılacağın farz kabul olmaz." diyor. Öğle namazının ilk 4 rekatlık sünnetini farza önkoşul olarak ilave etmiş arkadaşımız. Oysa bu hadiste de gördüğümüz gibi, eğer istersek nafile kılabiliriz. Nafile namaz kılmak elbette çok önemli bir ibadettir. Rabbimiz bize Maide Suresinin 35. Ayetinde
  Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının! Allah'a yaklaşmak için iyi güzel hayırlı yollar arayın! Allah yolunda mücadele verin ki kurtuluşa eresiniz.  
diyerek bizlere nafile ibadet etmek ile kendisine yakınlaşabileceğimizi söylemektedir. Ancak meselemiz bu değildir. Sorun, farz ibadetleri henüz tamamen yerine getirmekte zorlanan bir insanın üzerine fazladan yük yüklemektir. Her şeyin bir zamanı vardır. Mesela şöyle bir rivayet vardır:
  İbn Abbâs -radıyallahu anhuma-’dan rivâyete göre şöyle demiştir: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Muâz’ı Yemen’e vali olarak gönderdiğinde ona şöyle buyurdu: «Sen ehli kitap denilen bir topluma gidiyorsun onları Allah’tan başka hak bir ilah olmadığına benim de onun elçisi olduğuma şehâdet etmeye davet et.» Başka bir rivayette: «Allah'ı birlemeye. Buna uyarlarsa Allah’ın bir gün ve gecede beş vakit namaz kılmayı emrettiğini bildir. Bunu da kabul ederlerse onlara zenginlerden alınıp fakirlere verilecek olan zekâtın da farz kılındığını bildir. Bunu da kabul ederlerse mallarının en iyilerini almaya kalkma! Mazlum kimselerin bedduasından sakın! Çünkü Allah ile mazlum kimselerin arasında perde yoktur.»[Buhârî, Zekât 41, 63, Megâzî 60, Tevhîd 1; Müslim, Îmân 29-31. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Zekât 5; Tirmizî, Zekât 6; Nesâî, Zekât 46; İbni Mâce, Zekât 1]  
Bu rivayet bize aslında birçok şey anlatıyor. Benim bu rivayette en dikkat ettiğim hususu başka bir rivayet ile açıklayayım:  
"Kolaylaştırın, zorlaştırmayın ve müjdeleyin." Bir rivayette de: "...Isındırın, nefret ettirmeyin..." buyrulmuştur. [Buhârî, İlm 12, Edeb 80; Müslim, Cihad 6, 7, (1732-1733)]
Eğer tebliğ görevi üstleniyorsak, bu kaideleri dikkate almak zorundayız. Yoksa insanları dinden soğutan sosyal medya vaizleri gibi olur, bunun sonunda da Allah'ın dinini öğretmeye çalışırken dinden uzaklaştırma vazifesini üstlenmiş oluruz. Çoğu zaman "Ya hayır söyle, ya da sus." sözünü unutmamak gerekir. İnandığımız dine en çok zararı müslüman olmayan biri değil de "Müslümanım" diyen birileri veriyorsa, burada büyük problem var demektir.  Saygılarımla.  

11 Mart 2024 Pazartesi

RAMAZAN GÜNLÜKLERİ 2

Bugünün hadisi tövbe, istiğfar ve biraz da bağlama yakın olduğu için umut konusu ile ilgili olacak. Bir hadis üzerinden ilerlemeye başlayalım. İlk hadisimiz:

Egarr İbni Yesâr el-Müzenî’den -radıyallahu anh- rivayet edildiğine göre Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: “Ey insanlar! Allah’a tövbe edip ondan af dileyiniz. Zira ben ona günde yüz defa tövbe ederim.” (Müslim, Zikir 42. Ayrıca Ebû Dâvûd, Vitir 26; İbni Mâce, Edeb 57)

Arapça'da tevbe kelimesi, tevb kökünden gelmekte ve geri dönmek, dönüş yapmak gibi anlamlara gelmektedir. Aslında bu anlamlar çok önemli bir şeye açık bir şekilde parmak basar: Tövbe etmek, yalnızca yanlıştan dönmek anlamına gelmez; ayrıca asli konumumuza, övgüye layık olan insan durumuna ve nihai ifade ile fıtrat olan "islam olmaya" geri dönme anlamına da işaret eder.

Hatta bu bağlamda şu hadisi de burada nakletmek gerekir:

“Eğer siz günah işlemeseydiniz, Allah sizi helak eder ve yerinize, günah işleyip, peşinden tövbe eden kullar yaratırdı.” (Müslim, Tevbe, 9, 10, 11).

Diyebiliriz ki İsmet Özel'in deyişiyle "Hata yapma payını" bize veren Rabbimiz, bize bu payı vererek bizleri meleklerden ayırmıştır. Çünkü melekler günah işleyemeyen varlıklardır.

Tövbe ile ilgili ayetler oldukça fazladır. Ancak kritik noktaya eğilebilmek için 2-3 tanesini örnek vermem yeterli olur diye düşünüyorum. Bunlardan ilki Bakara Suresinin 37. Ayeti olsun.

Adem, Rabbi'nden emirler aldı; onları yerine getirdi. Rabb'i de bunun üzerine tevbesini kabul etti. Şüphesiz o tevbeleri daima kabul edendir, merhametli olandır.

Gerçekten de Kuran'ı okuduğumuzda gözümüze çarpacak en önemli şeylerden biri Allah'ın Rahman ve Rahim sıfatlarıdır. Yeri geldiğinde cehennem ateşi ile bizleri ikaz eden Rabbimiz, esasen bizleri rahmetine çekmek istemektedir kanaatimce. Bu ayette de "..tevbeleri daima kabul edendir." ifadesi gerektiği kadar açıktır. Ancak bir önceki cümleye dikkat etmek gerekir. Rabbimiz tevbesini bir durum üzerine kabul etmiştir. O da "Yürekten tövbe etmektir(Tahrim/8).

Tövbe etmenin en önemli dayanağı pişmanlık olsa gerek. Yoksa pişman olmadığımız bir şeyden nasıl geri döneceğiz ? Bununla ilgili Bakara/160, Al-i İmran/89, Nisa/17. ayetlere göz atmamız yeterlidir. 

Tövbe ile ilgili hayatımda sık olmasa da rastladığım bir durum var. O da insanların tövbelerinin artık çok fazla günah işlemelerinden dolayı kabul edilmeyeceğine dair yanlış fikirdir. Oysa Allah buyuruyor ki:

"Ey nefislerine karşı aşırı giden kullarım, Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar." (Zümer, 39/53)

Rabbimiz umutsuzluğa kapılmamamız gerektiğini ve bütün günahları bağışlayacağını söylüyor. Üstelik şöyle bir rivayeti de bu konuda gözönüne almamız gerek:

Kötülük işlersen, hemen arkasından iyilik yap ki, o kötülüğü silip süpürsün. İnsanlarla güzel geçin!” (Tirmizî, Birr 55)

Şöyle de düşünebiliriz: bizi iyilik yapmaya teşvik edecek şeylerden biri de geçmiş günahlarımızın affını istemek. Hala nefes alıyorsak, hala Rabbimiz bizden ümitvar demektir. Ümitsiz olmak Allah'ın istemediği bir şeydir. Bu konuya dair son bir rivayet nakletmek istiyorum. Biraz duygusal yoğunluğu olan bir rivayet bu. Rivayete göre

Bir gün peygamberimiz, hasta ve ölmek üzere olan bir genci ziyareti esnasında ona sordu: “Kendini nasıl hissediyorsun?” O genç şöyle dedi: “Ey Allah’ın Rasûlü! Allah’tan ümidim var ama, günahlarımdan korkuyorum.” Bunun üzerine peygamberimiz şöyle buyurdu: “Bir kulun kalbinde “korku” ve “ümit” bir arada bulunuyorsa, Allah o kimseye ümit ettiği şeyi mutlaka verir ve korktuğu şeyden de emin kılar.”

Sözün özü, Allah'tan ümidi kesmeyerek, peygamberimiz kadar olmasa da her gün tövbe etmek bizi bir çok kötülükten alıkoyacaktır. Bu yazıyı da kısa bir dua ile bitirelim:

Allahım, bizleri çokça tövbe edenlerden, doğru yoluna ilettiğin kullarından eyle. Sen affedicisin; affetmeyi seversin, bizleri de affet, Amin.

10 Mart 2024 Pazar

RAMAZAN GÜNLÜKLERİ 1

 Ramazan günlükleri adı altında 1 hadis seçip üzerinden başka hadislere ve ayetlere eğilerek anlamaya çalışalım. Bugünden başlayalım:

1- “Ameller ancak niyetlere göredir; herkesin niyeti ne ise eline geçecek odur. Kimin hicreti, Allah ve Resûlü (rızası ve hoşnutlukları) için ise, onun hicreti Allah ve Resûlü’ne müteveccih sayılır. Kim de nâil olacağı bir dünya veya nikahlanacağı bir kadından ötürü hicret etmişse, onun hicreti de hedeflediği şeye göredir.” (Buhârî, Bedü’l-Vahy, 1; Müslim, İmare, 155; Ebu Davud, Talak, 11)

Konu ile ilgili bir başka rivayet de şöyledir:

"Allah sizin mallarınıza ve şekillerinize bakmaz; fakat O sizin kalplerinize ve amellerinize bakar." (Müslim, Birr, 33; İbn Mâce, Zühd, 9)


Bu hadislerin ışığında kısaca şunu söyleyebiliriz:

 Niyet, farzın farzıdır.

Örneğin namaz kılarken niyetimiz gerçekten namaz kılmak değil ise namazımız kabul olmaz. Zekat verirken niyetimiz zekatımızı vermekten çok gösteriş ise durumumuz vahimdir. Çünkü Rabbimiz kitabında buyuruyor ki:

İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi ondan hesaba çeker. Sonra dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder; Allah her şeye kādirdir.(Bakara/284)

Yani, kalben ettiğimiz niyetin farkında olan bir Rabbimiz var ve bununla hesaba çekileceğimizi bize söylüyor.

Bu konu ile ilgili çok önemli bir rivayet anlatılır. O da şöyledir;

Mekke müşrikleri Bedir mağlubiyetinin intikamını almak için ordu düzüp Medine yakınlarına kadar gelmişlerdi. Peygamber ordusu onları Uhud Dağı eteklerinde karşılayıp meydan savaşı vereceklerdi. Bu gazvede düşmanla çarpışan yiğitleri Peygamber Efendimiz (sav), bir grup sahabeyle beraber seyrediyordu. Ashabdan biri “Ya Resûlullah! Şu yiğidi görüyor musun ne kahramanca savaşıyor! O senin halanın oğlu Abdullah’tır” deyince, Hazreti Peygamber (sav), “İnşallah o cennetliktir” diye buyurur.Sahabe meydanın diğer tarafına bakar. Bu defa başkası, “Ya Resulallah, şu da Hâris’in oğlu Kuzman’dır. Dokuz müşriki yere sermiş ve yaralı halde hâlâ çarpışıyor. Bu ne yiğitçe bir vuruşmadır ey Allah’ın Resulü” der. Fakat Peygamberin mübarek yüzünün rengi değişir, kaşlarını çatarak “O cehennemliktir” diye cevap verir!..Sahabe, Hazreti Peygamberin bu sözlerinin hikmetini anlamadıkları için bir hayli şaşırır. Savaşın sonunda, İbni Katade ağır yaralı haldeki Kuzman’ın yanına vardığında “Ey Kuzman, sana müjdeler olsun. Bu meydanda Allah ve Resulü uğrunda kılıç sallayıp vuruştun, ne mutlu sana, eğer ölürsen inşallah cennetlik olacaksın” sözleriyle onu müjdeler.Fakat Kuzman, o vakte kadar kalbinde sakladığı niyetini şu sözlerle açığa çıkarır: “Ey İbn-i Katâde, beni buraya getiren ne Allah’ın dini ne de Muhammed’in şerefiydi; Ben buraya sadece Medine’nin hurmalıklarını savunup korumak için gelmiştim” der. Nihayet o çok ağır yaralı durumda çektiği acılara dayanamayan Kuzman bir ok alıp kendi kalbine saplar ve oracıkta ölür. 

Yukarıda verdiğim birçok rivayet iyi gibi görünen ama kalben iyi olmayan, kötü niyet beslemelere örnek teşkil etmekte. Tabiki merhametlilerin en merhametlisi Rabbimiz beslediğimiz iyi niyetlere karşı da bizi ödüllendirmektedir. Şu müjdeli hadisi de ele almamız gerekir:

“Bir kimse bir iyilik yapmaya niyetlenir de yapamazsa, Allah kendi katında o kimse için tam bir iyilik sevabı yazar. Eğer hem niyetlenir hem de o iyiliği yaparsa, on iyilik sevabı yazar ve bu sevabı yedi yüze ve daha fazlasına kadar çıkarır. Ve eğer fenalık yapmaya niyetlenir de sonra vazgeçerse, Allah onun için tam bir iyilik sevabı yazar. Eğer kötü işe hem niyetlenir hem de onu yaparsa, Allah o kimse için bir günah yazar.” (Buhari, Rikak, 31)“

İyi niyet beslemenin ne kadar önem arzettiğini ayet ve hadislerden anlıyoruz. Öyleyse sözü daha fazla uzatmadan şöyle bir dua ile bitirelim:

Rabbim, bizleri kalpten iyiliğe niyet eden ve rızana uygun amel eden kullarından eyle, Amin.

OTOMATİK VE VERİMLİ; EKSİK VE KEYİFSİZ(2)

 Birinci bölümde emek ile değer arasındaki bağı, bilişsel boşaltmanın beyni nasıl zayıflattığını ve süreçten çıkan insanın neyi kaybettiğini...