1 Kasım 2025 Cumartesi

RIZIK MESELESİ

 Modern çağın insanı, varlığını sürekli niceliksel şeylere borçlu gibi sürdürüyor artık. Sanki hayatı yalnızca biriktirdiklerinden ibaretmiş gibi. Sanki bir şeyler yapmazsa, ilahi bir cezaya çarptırılacakmış gibi. Bu seküler tapınak, bize durmaksızın çalışıp kazanmayı, biriktirmeyi ve muhafaza etmeyi buyuruyor. Böylece, muhafaza ettiğimiz her şeyin bir şekli ile gardiyanı ve kölesi olduk. Bunun sonucunda insanla Rabbi arasındaki görünmez güven köprüsünü yıkmış da olduk; bir zamanlar korkuyu susturan o kelimeyi unuttuk: Rızık.

Kur'an'ın rızık hakkındaki en derin öğretisi şudur bizlere: İnsan rızkın faili değil, tanığıdır; kendisi üretmez, yalnızca kendisine verilene tanıklık eder. Bunun en net ifadesi, rızkın taksimindeki ilahi iradeyi bildiren ayettedir: "Allah dilediğine rızkı genişletir, dilediğine kısar." (Ra’d, 26) Bu ayette bir dünya görüşü gizlidir: Ne kadar koşarsan koş, nasibin neyse o seni bulur. Ama modern insan ayeti duysa bile artık anlamamaktadır. Çünkü onun diğer bir kulağı daha çok piyasadaki hisselerin iniş-çıkışlarındadır. 

Evet, çalışmak ve çabalamak İslam’ın temel emirlerindendir; ancak bu cümle bize şunu da hatırlatır: emek, rızkın sebebi değil, vesilesidir. Çabaladığımızın karşılığı vardır, elbette; ama o karşılığı Allah dilediği kadar verir. Rızkın ölçüsü emeğin miktarı değildir. Çok çalıştım, çok hak ettim demek — farkına varmadan — “Ey Allah’ım, bana borcun var” demeye benzer. Fakat bu, hiç çalışmadan, hiçbir çaba göstermeden rızkın gökten yağacağı anlamına da gelmez. Zira vesile olmadan rahmetin tecellisi, tembellik olurdu. Allah, kulunun emeğini ister; çünkü emek, kulluğun fiile dönüşmüş halidir. Kuran'da Rabbimiz "Doğrusu insana çalışmasından başka bir şey yoktur.(Necm,39)" buyurmaktadır. Rızık, gayretsizliğe değil, gayretin teslimiyetine verilir. Yani kul, hiçbir zaman hak talep eden değil, nasibini bekleyen bir varlıktır. Rızık, Allah'ın adaletinden çok, rahmetine bağlıdır. Şimdilerde ise emeğin bir türeviymiş gibi, rahmeti patronlardan bekler olduk. 

Ne yazık ki modernite de bu tevazu halini yutmamıza vesile oldu. Artık insan, rızkını gökten beklemez; göğü fethedip oradan sökmeye kalkar. Rızık için dua etmektense, piyasada tradeleri kovalar.  “Çalışmak ibadettir” sözü bile, kapitalist çağda anlamını yitirir: İbadet artık Allah'a değil, üretken benliğe yönelir. Çünkü bugünün dünyasında çalışma, bir ibadet olmaktan çıkmış; seküler mutluluk parametresine dönüşmüştür. Kutsal amaç, yerini “kendini gerçekleştirme” ve kısa yoldan zengin olma sloganlarına bırakmıştır. Oysa zenginlik verebilme kudretindeydi.

 Artık insan çalışırken ümmetine, topluma, yoksula, mahlukata değil — yalnızca kendisine hizmet eder. Her işin ölçüsü, ne kadar hayra yol açtığı değil, kendisine ne kadar faydalı olduğu ve ne kadar kazanç getirdiğidir. Ümmete faydalı olmak, bir hiçmiş gibi sayılır. Paylaşan kişi saf ve yarım akıllı iken, biriktiren ve paradan para kazanan ise akl-ı selimdir. Bir iş, insana huzur değil, statü ve para getiriyorsa makbuldür. Nihayetinde, modern bireyin 2. kıblesi kariyer ve gelecek planları olmuştur.

Bereket, rızkın çokluğuyla alakalı değildir. Ölçülemezdir. Çünkü Bereket, Rahmandan istifa etmek, onun hazinesine bağlanmaktır. Ama modern insan bereketi banka hesabına yatan sayılara indirgedi. Bereket durağan olmamalıdır; akar, yayılır, insanın kalbine, ilişkilerine, vaktine, kelimelerine sirayet eder. Bir lokma ekmeğin bile bereketi olabilir, çünkü o lokma paylaşılmıştır. Bugün bolluk var, ama bereket yok — çünkü bolluk yalnızca niceliği ifade eder, bereket ise daha çok niteliği. Modern insan çok şeye sahip, ama hiçbir şeyin derinliğine sahip değil.

Kur’an’ın bir başka yerinde, Rabbimiz şöyle buyurur: “Allah, kiminize kiminizden rızıkça üstün kıldı; ama üstün kılınanlar, rızıklarını ellerinin altındakilerle paylaşmazlar. Böylece Allah’ın nimetini inkâr etmiş olurlar.” (Nahl 71) İşte modern dünyanın en sessiz günahı burada: Rızkın sahibini unutan insan, rızkı kendi mülkü sayar. Paylaşmaz, çünkü verirken eksileceğini sanır. Oysa bereket, verme eyleminin görünmez kazancıdır; matematiğe meydan okur. Bunun yanında, paylaşılan her rızık, hatırlamanın bir simgesidir. Rızkı vereni hatırladıkça kalplerin mutmain olacağı gerçeğinden mahrum kaldık. Bugün elimizdekiler arttıkça kalplerimiz daralıyor. Çünkü modernlik, rızkı mülke çevirdi, paylaşmayı kayba dönüştürdü ve sahip olma ilüzyonuna hapsetti bizleri. Marx, insanın emeğinde kendinden yabancılaştığını söyler. Kur’an ise, insanın rızkında Rabbine yaklaşabileceğini öğretir. İnsanın emeği Allah’a yakınlaşmanın bir vesilesiydi; ama modern insan emeğini tapınma biçimine dönüştürdü. Artık “çalıştıkça varım” diyor; oysa emek, varlığının yankısıdır ve şükrüdür.

Rızkı yalnızca para ve gıdaya da indirgememek gerekir. Manevi rızık, gözle görülmeyen, ruhu doyuran bir hazinedir. İnsan, emeğini sarf ederek yalnızca maddi rızka talip olursa, bu rızkın farkına varamaz. Şuayb Peygamber’in yolu, maddi kazanım peşinde koşmak değil, manevi bir rızka talip olmak ve onun nasibini yaşamaktır. İşte bu rızık, kalpte teselli, ilişkilerde bereket, sözlerde iyilik ve tüm varlık hâlinde şükür olarak tezahür eder. Kur’an, bu gerçeği yalnızca gıda veya mal üzerinden değil, varlığın bütün hâliyle paylaşmayı hatırlatarak bildirir: “Sizi rızıklandırdığımız şeylerden infak edin.” (Münafikûn, 10) Ayetin özü, insanın sahip olduklarını değil, kendi iyilik hâlini, niyetini ve varoluşunu da infak etmesidir. Manevi rızkın çoğalması, ancak bu bütünsel infak ile mümkündür; çünkü paylaşmak, görünmeyeni görünür kılar, kalbe bereketi ve huzuru getirir.

Kısacası modern insan, kimden rızkını beklemesi gerektiğini unuttu ve böylece bereketi de unuttu. O yalnızca maddi kazanç peşinde koşarken, manevi rızkın kıymetini gözden kaçırdı. Gerçek şu ki asıl yoksulluk, parasız kalmak değil, nasipsiz kalmaktır. Gerçek nasip, hem maddi hem manevi rızkın birlikte idrak edilmesiyle ortaya çıkar ve paylaşmayla anlam kazanır.  Paylaşmak, sadece malı değil, kalbi, zamanı ve iyiliği de infak etmektir; bu eylem hem maddi kazancı hem de manevi huzuru çoğaltır. Böylece insan, eksikliğin değil, bolluğun derinliğini deneyimler; çünkü rızkın kaynağını hatırlayan kalpler, paylaştıkça genişler, verdikçe çoğalır ve hem kendine hem Rabbine yaklaşır.


Kim Allah’a güzel (karşılık beklemeden) bir borç verirse Allah da bunu kat kat fazlasıyla öder. Daraltan da genişleten de Allah’tır ve O’na döndürüleceksiniz.(Bakara, 245)



OTOMATİK VE VERİMLİ; EKSİK VE KEYİFSİZ(2)

 Birinci bölümde emek ile değer arasındaki bağı, bilişsel boşaltmanın beyni nasıl zayıflattığını ve süreçten çıkan insanın neyi kaybettiğini...