15 Aralık 2025 Pazartesi

SIRADANLIĞIN UNUTULUŞU

Vaktiyle şöhreti şehirlere sığmayan, hikmeti dilden dile dolaşan bir veli yaşarmış. Ancak bu zatın garip bir huyu varmış; ne zaman etrafındaki kalabalık artsa, ne zaman övgüler göklere çıksa, tası tarağı toplar, kimsenin onu tanımadığı başka bir şehre göçermiş. Bir gün talebesi dayanamayıp sormuş: "Efendim, insanlar sizi seviyor, neden kalıp onlara rehberlik etmiyorsunuz?" O zat, talebesinin gözlerinin içine bakıp, çağlar ötesinden bugünün insanına ders olacak şu cevabı vermiş: "Evlat, şöhret ateşten bir gömlektir. Nefis o sıcaklığı sever ama bilmez ki o ateş ruhu yakıp kavurur. Ben 'hiç kimse' olmanın serinliğine sığınıyorum. Unutma; tohum, ancak toprağın altında, karanlıkta ve gözlerden uzakta filiz verir. Güneşe erken çıkarılan tohum kurur, ölür."

Modern çağın trajedilerinden biri, bu kadim menkıbenin satır aralarında gizlidir: Modern insan, tohum olmaya sabredemez hale geldi. Filizlenmeyi, kök salmayı beklemeden, kendini spot ışıklarına atıyor ve parlamayı varoluşun tek gerekçesi sanıyor. Aydınlık sanılan o ışıkların ruhu beslemediğini, aksine kuruttuğunu fark edemiyor.

Bugün sıradanlığı unuttuk. Daha doğrusu, sıradanlığın ne olduğunu, ne olmadığını, hatta neden bu kadar hayati olduğunu hatırlayamaz hale geldik. Sıradanlığın ehemmiyetini de unuttuk. Çünkü çağ, sıradanlığı 'hiçlik' ile özdeşleştiriyor. Çocukluktan itibaren kulaklara fısıldanan o büyük yalan, bu unutuluşun başlangıcıdır: "Sen özelsin, sen olağanüstüsün, sen bilinen biri olacaksın." Oysa verilmesi gereken reçete bambaşkaydı: "Beni överek utandırma." diyen ariflerden almak gerekirdi onu. Ama biz duyamaz olduk. 

Herkesin yıldız, herkesin kahraman ilan edildiği bir yerde, yıldızın da kahramanlığın da pek bir kıymeti yok aslında. Aynılığın cehennemine düşmemek için yaratılmış bir paradoks bu. Farklılaşıp yıldızlaşmak isteyen herkes, herkes gibi olmakta ve bir 'normal'e dönmektedir. Bu hale düşmemek için ise sürekli başka şeyler denemek gerekir. Böylece normal olmak bir eksiklik, sıradan olmak bir yenilgi gibi görülmeye başlar.

Tabii söylemek gerekir ki hikâyedeki velinin 'serinlik' dediği şey, vasatlık, veya tembellik değildir. Sıradanlık; hayatın doğal ritmine ayak uydurmak, fıtrata yakın durmak, insanın kendine yeter bir hal bulmasıdır. Tevazu, toprağa yakın olmaktır. Hayat da toprakta yeşerir. İnsan 'yükselme' hırsıyla yaşarken ayağının altındaki zemin ile, yani toprakla bağını koparır ve köksüzlüğün verdiği o ince ürperti, ruhunun karanlık yerlerinde dolaşmaya başlar. "İnsan oğlunun gözünü toprak doyurur." Hadis-i şerifi belki şu bağlamda da okunabilir. Sürekli görsel tüketen modern çağın insanını tevazu kurtarabilir, yani toprak. 

Ne yazık ki bugünün dünyası, ekranların parıltısıyla insanı bu hakikatten koparıyor. İnsan, gündelik hayatının en doğal anlarını bile acımasız bir 'görünürlük testinden' geçirmeden, onu süsleyip vitrine koymadan yaşayamıyor. Artık sıradan bir an, dijital bir teşhir verisine dönüşmediği sürece anlamını yitiriyor. Oysa unuttuğumuz bir şey var: Yaşam, doğası gereği 'analog'dur. Yani tıpkı kelimenin kökenindeki gibi; birbiriyle ilişkili, kesintisiz ve bölünemez bir akıştır. İnsanın hikâyesi piksellere ayrılamaz. Fakat biz, başkalarının kusursuz görünen 'vitrini' ile kendi 'gerçek hikâyemizi' kıyaslayarak kendimize zulmediyoruz; onların kurgulanmış parıltısı ile kendi ham gerçekliğimiz arasında eziliyoruz.

Asıl korkulan şudur: Sıradanlık, insanı kendisiyle baş başa bırakır. Her şeyin sustuğu, ışıkların kapandığı o sessizlikte insan kendinden kaçamaz. Çözülememiş acılar, saklı pişmanlıklar, bastırılmış yüzleşmeler yüzeye çıkar. Sıradanlık insanın makyajsız yüzünü gösterir. Bu yüzden insanlar o aynadan kaçar, o boşluğu 'yamalar' ile doldurur.

Bu kaçış ve sıradan olamama telaşı, aslında insanın kendi hikâyesine yabancılaşmasıyla başlar esasen. İnsan artık yaşanmış, demlenmiş ve zamanla olgunlaşmış bir hikâyeye değil, sadece sergilenen ve hızlı tüketilebilir imajlara sahiptir. Bir vitrin mankeni gibi göz alıcı ama cansız durur. Oysa sıradanlık canlılığın, değişimin ve oluşun ta kendisidir. Bu cansızlık içinde insan 'kıymet' ile 'etiket'i de birbirine karıştırır. Değerin görünürlükle ölçüldüğü bu panayır yerinde kalbin atışı, köklerin toprağın altındaki seyr-ü süluk'u veya bir duanın sessiz derinliği gibi 'görünmeyen' ama hayati olan her şey değersiz sanılır. Anlam, ne yazık ki başkalarının bakışlarına endekslemiştir.

Ve belki de en büyük yanılgı, insanın bu kalabalığa karışarak yalnızlıktan kurtulacağını sanmasıdır. Oysa yalnız kalmayı kimsesizlik sanmak, modern bir kuruntudur. İnsan en çok kendisiyle baş başa kaldığında kalabalıktır oysa. Hatıralarıyla, düşünceleriyle ve maskeleriyle..  Ama insan bu içsel kalabalığın sesini duymaktan korktuğu için, dışarıdaki gürültüye bağımlı hale gelir.

Bütün bu yanılsamanın karşısına konulabilecek tek çare, o velinin sığındığı limandır: 'Asil Sıradanlık.'

Yani insanın, hırsın gürültüsünden uzaklaşıp, hayatın doğal akışına, sadeliğe, kendi haline razı oluşa dönmesidir. Bir ağacın sessizce büyümesi gibi, bir kuşun kimseye hesap vermeden şarkısını terennüm etmesi gibi. Modern çağın unutturduğu hakikat şudur: İnsan büyümeyi, derinleşmeyi, içten filizlenmeyi ancak sıradanlığın gölgesinde başarabilir. Kaybedilen incelik, parlamak için değil, 'olmak' için yaşamaktır. 

Başkalarının hakkımda bilmedikleriyle geçinirim ben.

-Peter Handke


OTOMATİK VE VERİMLİ; EKSİK VE KEYİFSİZ(2)

 Birinci bölümde emek ile değer arasındaki bağı, bilişsel boşaltmanın beyni nasıl zayıflattığını ve süreçten çıkan insanın neyi kaybettiğini...