3 Temmuz 2026 Cuma

OTOMATİK VE VERİMLİ; EKSİK VE KEYİFSİZ(2)

 Birinci bölümde emek ile değer arasındaki bağı, bilişsel boşaltmanın beyni nasıl zayıflattığını ve süreçten çıkan insanın neyi kaybettiğini konuşmuştuk. Ama meselenin asıl derinliği başka bir yerde: Kim olduğumuzun nasıl şekillendiğinde.

Bir müzik aletini öğrenirken parmakların acır. Yeni bir dil öğrenirken yanlış yaparsın ve utanırsın. İlk kez yemek yaparken tencerenin dibini yakarsın. Yazmaya çalışırken cümleyi silip yeniden kurarsın. Bunlar hedefe giden yoldaki talihsiz engeller değil. Bunlar, yolculuğun insanı dönüştüren parçaları. İnsan konforla değil dirençle şekillenir. Parmakları acımayan müzisyen, o acıdan öğreneceği şeyi de öğrenmemiştir. Tencere yakmayan aşçı, ateşin dilini de çözmemiştir. Sürtünme, insanın kendini aştığı noktadır. Kaldırdığınızda rahatlık gelir ama dönüşüm gelmez.

Kahveye dönersek: Diyelim ki otomatik makineniz kötü bir kahve yaptı. Büyük ihtimalle makineye karşı bir yakınlık hissetmezsiniz. Neyi yanlış yaptığını düşünür, ayarlarını kurcalar veya makinenin yetersiz olduğuna karar verirsiniz. Ortada başarısız bir ürün vardır ve o başarısızlığın sorumlusu siz değilsinizdir. Ama aynı kötü kahveyi kendi ellerinizle yapmış olsaydınız? Belki çekirdeği fazla ince öğüttünüz, belki suyun sıcaklığını yanlış ayarladınız, belki demleme süresini kaçırdınız. Sonuç yine kötüdür ama bu kez ortaya çıkan şey yalnızca başarısız bir kahve değildir; aynı zamanda bir öğrenme deneyimidir. Çünkü kendi emeğimizle ürettiğimiz şeylerde yalnızca sonuca bakmayız; sürece de bakarız. Hatalarımızı, çabamızı, niyetimizi görürüz. Makine başarısız olduğunda yalnızca sonuç vardır. İnsan başarısız olduğunda ise hikaye vardır. Emek verdiğimiz şeylere bağlanmamızın nedenlerinden biri de budur; O şeylerin içinde yalnızca ortaya çıkan ürün değil, kendimizden bir parça bulunur.

Bir dağa teleferikle çıkmak daha hızlıdır. Ama birçok insan yine de yürümeyi tercih eder. Çünkü amaç yalnızca zirveye ulaşmak değildir. Amaç, o zirveye çıkan kişi haline gelmektir. Teknoloji bize sürekli sonuçları gösteriyor. Her şey daha hızlı, daha kolay, daha pratik. Ama insan hayatı sonuçlarda değil, süreçlerde yaşanıyor. Bizlerin temel yanılgısı, her problemi verimlilik problemi olarak görmekte yatıyor. Bir işi daha hızlı yapabiliyorsak, bunun otomatik olarak daha iyi olduğunu varsayıyoruz. Ama hız ile anlam aynı şey değil.

İnsan yalnızca düşünen değil, yapan ve dünyaya müdahale eden bir varlık. Çevresini dönüştürürken kendisini de dönüştürür. Masayı yalnızca marangoz yapmaz; masa da marangozu yapar. Tekrarlanan hareketler, edinilen beceriler, karşılaşılan direnç, yapılan hatalar tabiri caizse bizim karakterimizin malzemeleridir. Bütün faaliyetlerimiz otomatik sistemlere devredildiğinde, yalnızca emekten değil, kendimizi dünyaya ifade etme imkanlarımızdan da vazgeçmiş oluruz. Dünya deneyimlenecek bir yer olmaktan çıkıp optimize edilecek bir kaynağa dönüştüğünde hayatın anlamı da o kaynakların arasında buharlaşıp uçar ve gider.

Erich Fromm bunu çok başka bir yerden görmüştü. 'Robot uyumluluğu' dediği kavramda, insanın kendisinin makineye dönüşmesinden bahsediyordu. Düşüncelerinin kendi düşünceleri olduğunu sanıp dışarıdan aldığı düşünceleri tekrarlayan, beğenilerinin kendi beğenileri olduğunu zannedip beğenmesi beklenen şeyi beğenen insan. Müzeye gidip Rembrandt'ın resmine bakan ve "güzel" diyen ama güzel bulması gerektiği için güzel bulan insan. İçsel bir tepki yok; sadece kalıba uyum. Bu, otomasyon meselesiyle beklenmedik bir yerde buluşuyor: İnsan, daha teknoloji onu otomatikleştirmeden önce kendini otomatikleştirmiş. Düşüncelerini başkalarına devretmiş, beğenilerini kalabalığa devretmiş. Belki de dış otomasyona bu kadar kolay razı olmamızın sebebi, zaten içeride otomatikleşmiş olmamızdır.

Csikszentmihalyi'nin yıllarca araştırdığı soru da burada anlam kazanıyor: İnsanın en iyi anları rahat anları değil; bedeninin veya zihninin zor bir şeyi başarmak için sınırlarına dayandığı anlar. Buna 'akış' diyor. Beceri ile zorluk arasında bir denge lazım. İş çok kolaysa sıkılırsın, çok zorsa kaygılanırsın; tam ortasında akış başlar, zaman duruverir. Eskiden fotoğraf çekmek böyleydi: ışık, diyafram, odak, her karede bir karar. Şimdi telefonu kaldırdın mı, hemen yapay zeka devreye giriyor. Belki kusursuz bir kare ama sen o kusursuzluğun içinde yoksun artık. Florida'daki bulaşık deneyi de bunu gösteriyor: Dikkatle bulaşık yıkayanların gerginliği yüzde 27 azalmış, yaratıcılıkları yüzde 25 artmış. Dünyanın en sıradan (bazen de hiç sevilmeyen) işi bile dikkatini verdiğinde seni dönüştürebiliyor.

Tabii bu argümanın nostaljiye kayma riski de var. "Eskiden her şey daha anlamlıydı" demek kolay ama yanıltıcı. Matbaa da bir teknolojiydi, internet de. Hatta birisi çıkıp "Bulaşık yıkamakta anlam buluyorsak belki hayal gücümüz yetersizdir, kazanılan zamanı daha yüksek amaçlara ayırabiliriz" diyebilir ve haksız da olmaz. De Bellis'in araştırması burada önemli bir denge sunuyor: İnsanlar, otonom ürünlerin kazandırdığı zamanı anlamlı aktivitelere yatırdıklarında dirençleri azalıyor. Mesele zamanı kazanmak değil; kazanılan zamanla ne yapıldığı zaten. Robot süpürge çalışırken çocuğunla vakit geçiriyorsan, bu anlamlı. Telefon kaydırıyorsan, bir boşluğu başka bir boşlukla dolduruyorsun.

Mesele teknolojiyi düşmanlaştırmak değil elbette. İşi tamamen devralan teknolojiler ile işi insanla birlikte yapan teknolojiler arasında bir fark var. Biri insanı süreçten çıkarıyor, diğeri süreçte tutuyor. Sorun, ayrımı yapmadan her şeyi devretmemizde.

Tarihte hiçbir kuşak bugünkü kadar zamandan tasarruf sağlayan araçlara sahip olmadı. Buna rağmen sürekli zaman yetersizliğinden şikayet ediyoruz. Çünkü mesele zamanın miktarı değil, içeriği. Modern insanın yaşadığı yoksunluk kaynak eksikliği değil; daha çok süreç eksikliği gibi. Sonuca her zamankinden hızlı ulaşıyoruz ama o sonuca ulaşırken bizi şekillendiren yolculuğu giderek daha az deneyimliyoruz.

İnsan yalnızca hedeflerine ulaşarak değil, hedeflerine ulaşırken karşılaştığı dirençlerle de büyür. O halde soralım: Acaba otomatikleştirdiğimiz şey hayatın zahmetleri mi, yoksa hayatın kendisi mi?

23 Haziran 2026 Salı

OTOMATİK VE VERİMLİ; EKSİK VE KEYİFSİZ(1)

17-18 yaşlarımdan beri kahve ile içli dışlı olduğum için, arkadaşlarım ve bazen onların çevresinden insanlar benden kahve çekirdeği, kahve makinesi ve kahve için gerekli ekipmanlar için fikir isterler. Ben de kendilerine çekirdek önerisi yaptıktan sonra, kendilerine asla otomatik kahve makinesi almamalarını söylerim. Bunun arkasında en az 2 sebebim var. Bunlardan biri, manuel emekten aldığımız keyif ve otomatikleştirmenin bu keyfi öldürmesi. Bir diğeri ise emeğin bizi dönüştürme potansiyelinin kaçırılması.

Kahve yapmanın bir ritüeli var. Çekirdeği seçersin, öğütürsün, suyun sıcaklığını ayarlarsın, demlenmesini beklersin. Bu sürecin her adımında bir karar, bir dikkat var. Ve kahveyi yudumladığın an sadece kahvenin tadını değil, o sürece verdiğin emeğin karşılığını da alırsın. Düğmeye basıp iki dakikada gelen kahve de kahvedir; ancak o kahvenin içinde sen yoksun. Makine yapmış, sen içmişsin. Sonuç aynı olabilir ama deneyimlediğimiz şey aynı değildir.

Bunu ilk duyduğunuzda kişisel bir tercih sanabilirsiniz. Belki ben böylesi ufak işleri seven biriyimdir. Belki mesele kahvenin kendisi değil, alışkanlıklarımdır. Ancak araştırmalar, bunun bireysel zevklerle ilgili olmadığını gösteriyor. İnsanlar, emek verdikleri şeylerle sistematik olarak farklı bir ilişki kuruyorlar. Ve bu ilişki koptuğunda (emek ortadan kalktığında) bir şey eksilmiş gibi oluyor. Bu yazının iddiası da bu aslında: İnsan yalnızca sonuçlardan değil, süreçlerden beslenir. Bir şey ne kadar çok otomatikleşirse, o şeyle kurduğumuz anlam ilişkisi de o kadar zayıflar.

Bunu farklı yerlerden görmek mümkün.

Bir mobilyayı kendiniz monte ettiğinizde (yanlış vida taktığınızda, söküp tekrar denediğinizde, alın terinizle bitirdiğinizde) o mobilyaya, hazır aldığınız çok daha kaliteli ve pahalı bir mobilyadan daha fazla değer verirsiniz. Buna 'IKEA Etkisi' diyorlar. Deneylerde insanlar, kendi yaptıkları amatör origami figürlerine uzmanınkinden beş kat fazla fiyat biçmişler. Emek, insanla nesne arasında bir bağ kuruyor belli ki. O bağ olmadığında nesne sessiz ve cansız kalıyor.

Emanuel de Bellis ve arkadaşları yaptıkları çalışmalar ile bunu daha geniş bir çerçeveye taşıdılar. 'Manuel Emeğin Anlamı' dedikleri kavramı geniş ölçekli deneylerle test ettiler. İnsanların azımsanmayacak bir kısmı, temizlik yapmaktan, bahçeyle ilgilenmekten, yemek pişirmekten sadece fiziksel bir sonuç değil, varoluşsal bir anlam elde ediyor. Bu insanlar robot süpürgeye, otonom çim biçme makinesine direnç gösteriyor; çünkü bu cihazlar onları bir anlam kaynağından koparıyor. Dikkat çekici olan: Direnç, işi tamamen devralan otonom cihazlara yönelik. Elektrikli süpürge sorun değil; tüm işi tek başına yapan robot süpürge sorun. Mikser sorun değil; her şeyi tek başına yapan mutfak robotu sorun. Biri insanı süreçte tutuyor, diğeri süreçten çıkarıyor.

Mutfakta da görünür hale geliyor. Bir deneyde, insan şefin hazırladığı salataya 11 dolar, robotun hazırladığı aynı salataya 9 dolar değer biçilmiş. Fark lezzette değil. Araştırmacılar buna 'sevgi boşluğu' diyor. Robot yemek yapabilir ama yemeğe sevgi katamaz. Anneannenin yemeğinin tarifle açıklanamayan o yanı (zaman, niyet, el emeği, dikkat vs.) ölçülemez ama hissedilir ki bu his, sonucu değil süreci yansıtır.

Meselenin bir de bilişsel boyutu var. Norveçli araştırmacılar öğrencilerin kafalarına EEG sensörleri bağlayıp bir kısmına elle, bir kısmına klavyeyle kelimeler yazdırmışlar. Elle yazanlarda beynin hafıza, hareket, duyusal işleme bölgeleri aynı anda aktif oluyor. Klavyede sessizlik. Van der Meer diyor ki: "Klavyede bilgi kulaktan girer, parmaktan çıkar, arada işlenmez." Elle yazarken ise her şeyi yazamadığın için seçmek zorundasın, yani neyin önemli olduğuna karar verirsin, kendi cümlenle ifade edersin. Bu seçme eylemi, bilgiyi işlemenin özü. Marano ve arkadaşlarının kapsamlı derlemesi bunu genişletiyor: Elle yazma sadece hafızayı değil, duygusal düzenlemeyi de destekliyor. Klavyeye devrettiğimizde sadece bilgiyi değil, o bilgiyle kurduğumuz duygusal bağı da kaybediyoruz.

Okumada da aynı şey. Aynı hikayeyi Kindle'da okuyanlarla kağıttan okuyanlar karşılaştırılmış; kağıttan okuyanlar karakterleri, mekanları daha iyi hatırlamış. Beyin okurken bir bilişsel harita kuruyor; sayfanın fiziksel konumunu hatırlıyor. Ekranda bu harita oluşmuyor. MRI taramaları basılı materyalin duygu bölgelerini daha fazla aktive ettiğini gösteriyor. Kağıttan okumak sadece daha iyi anlamak değil, daha derin hissetmek de.

Psikolojide buna 'bilişsel boşaltma' deniyor, diğer bir ifadeyle zihinsel yükü dış araçlara aktarmak. GPS kullanan sürücülerin mekansal hafızaları zayıflıyor. İnsanlar bilginin kendisini değil, nerede bulacaklarını hatırlıyor. Güncel bir çalışma, dijital araçlara boşaltma arttıkça sadece hafıza değil, eleştirel düşünce ve öğrenme derinliğinin de azaldığını gösteriyor. Beyin bir kas gibi, kullanılmadığında zayıflıyor.

Buraya kadar olan her şey ölçülebilir, test edilebilir, kanıtlanabilir şeyler. Ama meselenin bir de ölçülemeyen tarafı var. Çünkü otomatikleştirdiğimiz şey sadece işler değil; belki de kendimiz.

24 Mayıs 2026 Pazar

SEVGİ VE EVLİLİK

 Evlilik hakkında konuşulanları takip ediyorum uzun bir süredir. Sürekli bir mehir tartışması, kriterler listesi önüme düşüyor; Bir yandan da "Erkek şöyle olmalı, kadın böyle olmalı." gibi dayatmalar okuyorum. Bakıldığında evlilik kurumuna dair her şey yazılıp çiziliyor ancak evliliğin iki 'insan' arasında gerçekleştiği ve sevgi temelli olduğu ıskalanıyor gibi. Sanki evlilik özgeçmişlerin uyuşmasına dayalı bir mevzuymuş gibi gözüküyor böyle bakıldığında. Oysa tüm kriterlerimiz uygun olduğunda sevmiyor olmamızı nerede değerlendireceğiz ? Biraz bu konular hakkında sohbet edelim. 


Scott Peck, "Az Seçilen Yol" kitabında kendisine göre bir sevgi tanımı belirler. Onun için sevgi, "İnsanın kendi benliğini (kendisinin ya da başkasının ruhsal tekamülünü desteklemek amacıyla) genişletme iradesidir." Bu tanım aslında bir çok kapıyı bizim için aralıyor. İlk olarak, belli ki insan kendini sevebildikçe başkasını da sevebilmektedir. Kendisini sevmeyen bir kişinin başkasını sevebilmeyi bilmesi pek mümkün değildir. İkincisi ise, başkasının/kendisinin tekamülünü desteklemenin acı ve zorluklar ile dolu olması sebebi ile insanın bazı karakteristiklere sahip olması veya bu yönlerini geliştirmesi gerektiğidir. Bunun için sabra, şefkate, merhamete ve geçinmek için gönüllü olmaya ihtiyacımız var. Böyle bakınca sevmenin epey çaba gerektiren bir şey olduğunu da anlamış oluyoruz. 


Erich Fromm da bunu dile getirmişti "Sevme Sanatı" kitabında: "Bize çiçekleri sevdiğini söyleyen bir kadının, çiçekleri sulamayı unuttuğunu görürsek, onun çiçek sevgisine inanmayız. Sevgi; sevdiğimiz şeyin büyümesi ve yaşaması için gösterdiğimiz etken ilgidir." Sevmek, ilk anda pasif bir durum gibi başımıza gelirken, sonrasında tamamen ilgilenmeye, bilgilenmeye yöneliktir. Sevmek bir eylemdir, sadece söze bakmaz. Ayrıca, Scott Peck'in de vurguladığı üzere, karşısındakinin büyümesi için de verilen emektir. 


Sevmek ile ilgili olarak bir de Toni Morrisson'un sözünü aktarabiliriz: "Sevgi asla sevenden daha iyi değildir.". Seven'in sevgisi de bir noktada kendisi gibidir. Narsistik kişinin sevgisi başka, öz-sevgisi olan insanın sevgisi başkadır. Doğan Cüceloğlu'ndan da yararlanmak gerekirse, narsist bir birey, karşısındaki insanı bir 'Can' olarak değil, onun kendi egosunu besleyen, toplumda onun 'Yüz'ünü parlatan bir makyaj, bir aksesuar gibidir. 


Sevgi'den epey bahsettik. Çünkü sevgi, evliliğin temel yapı taşıdır. Evleneceğimiz insanda pek tabii kriterler aranır, aranmalıdır da. Ancak karşınızdaki kişi için "Bu kriterleri sağlıyor mu?" sorusundan daha önce " Karşımdaki nasıl bir insan ?" diye sormamız gerek. Çünkü kriterler üzerine evlilik yapılmaz. Kriterler evin süsü gibidir. Ancak evin içinde yaşayacak kişiler daha önemlidir. Ev her ne kadar güzel gözükse de içinde yaşayan insanlar orayı yaşanır kılar. 


O halde evliliğe bakarken sıralamayı değiştirmemiz gerek: Önce "Nasıl bir insan?" sorusu gelir; bu soru ile karşımızdakinin karakterini, değerlerini, hayata bakış açısını anlarız. Sonrasında ise sevgi yeşerir veya yeşermez. Bazen sevgi en başta yeşerir, değerler, karakterler uyuşmaz. Burada diretmemek gerekir. Bazen ise kriterler uyar ancak sevgi yeşermez. Burada da yapacak bir şey yoktur. Değerler uyuşur, sevgi de varsa, kriterler üzerinde konuşulur, uzlaşılır ve yol bulunur. Sevgi bunu gerektirir. Değerler uymuyor ve sevgi de yoksa, kriterler ne kadar tam olursa olsun o evlilik iki yabancının aynı evi paylaşmasından başka bir şeye dönüşmez. Zeyd bin Harise ve Zeynep bint-i Cahş arasındaki evlilik ile Hz.Hatice ve Peygamberimiz arasındaki evlilik gözönüne alındığında elimizde bu yönde esaslı bir bilgi var olur.


Son olarak şunu da söylemek isterim: Sevgiyi konuşmak, kriterleri reddetmek değildir. Evi, işi, geçimi, denkliği konuşun. Ama bunları konuşurken sevgiyi es geçmeyin. Çünkü sevgi olmadan sürdürülen birliktelik evlilik değil, tahammüldür. Ve tahammül bir gün biter; sevgi ise büyüdükçe büyür.


24 Nisan 2026 Cuma

İLHAM

Yapay zeka bir ayna gibidir; ona ne gösterirsen onu yansıtır. Daha parlak, daha düzgün, eş zamanlı yansıtır belki; ama aynadan yeni bir şey çıkmaz. Ayna, karşısındakini tekrar eder. İlham ise bir kıvılcımdır; nereden geldiği belli değildir, ne zaman çakacağı belli değildir, tekrar edilemez. Ayna kusursuzdur; ilham ise çatlaklardan sızar. Leonard Cohen "Her şeyde bir çatlak vardır, ışık içeri böyle girer." demişti. Belki de bugün insan olmanın anlamı, o pürüzsüz aynaya bakmayı bırakıp, kendi çatlaklarından sızan ışığı fark edebilmektir.

Jung şöyle demişti: "Dünya sana kim olduğunu soracak. Eğer cevabını bilmiyorsan, dünya sana söyleyecek." Bu uyarı oldukça kritiktir. Çünkü dünyanın bize söylediği cevap, artık yalnızca toplumsal baskılardan ibaret değil; algoritmalar, trendler, akışlar, beğeni sayıları da bu işin içinde. Hepsi bizim yerimize kim olduğumuzu tanımlıyor. Ve biz, bu tanımlamaya farkında bile olmadan boyun eğiyoruz. İlham ise tam da o 'kendi cevabını verme' cesaretidir. Kendi sesini duymak, kendi cümleni kurmak, kendi rengini taşımaktır. Bu cesareti kaybettiğimizde, başkalarının bize biçtiği kalıba gireriz ve o kalıp, hiçbir zaman bize ait olmaz.

İlham, kelime olarak 'içe doğmak' demektir. Arapça kökü yutmayı, içe çekmeyi ifade eder. Yani ilham, dışarıdan dayatılan değil, içeriye sızan bir şeydir; insanın kendi derinliklerine inen ve orada kök salan bir anlam. İlham, zorla gelmez. Satın alınamaz, planlanamaz, programlanamaz. Ama bir hazırlığın, bir bekleyişin, bir boşluğun ürünüdür. Tanpınar "İlham sabrın çocuğudur." derken bunu kastetmiş olmalı. Sabır burada edilgen bir bekleme değil; sessizce olgunlaşmadır. İlham, acele edenin değil, beklemeyi bilenin yanına gelir.

Peki bugün o sabır nerede? Zihnimiz sürekli dolu; yüzlerce içerik geçiyor üstümüzden ama hiçbiri iz bırakmıyor. İlhamın doğabilmesi için zihinde bir durgunluk gerekir; ama biz durmaktan korkuyoruz. Durduğumuzda karşılaşacağımız sessizlikten korkuyoruz. O sessizlik, aslında ilhamın bekleme odasıdır; ama biz onu doldurmadan edemiyoruz. Mükemmeliyetçilik de ayrı bir engel; hata yapma korkusu, deneme cesaretini felç ediyor. Ve belki de en fark edilmeyeni, duygusal sığlaşmadır. Aynı şeylere maruz kalan insan, bir süre sonra nüansları ayırt edemez olur. Oysa ilham, nüansların çocuğudur; hayret etmeyi, ürpermeyi, bir şeyin karşısında kelimesiz kalmayı gerektiren ince duyguların çocuğu.

Oğuz Atay "Yoldan çıktığına göre ilhamını kaybetmiş olmalısın." demişti. Belki de tersini söylemek daha doğru: İlhamını kaybettiğine göre, hep başkalarının yolunda yürümüş olmalısın. Çünkü ilham, alışkanlığın düşmanıdır bir bakıma. Tekrarın, kalıbın, 'herkes böyle yapıyor'un düşmanıdır. İlham, insanı tanıdık olandan koparır ve bilinmeyene doğru iter. Bu itiliş korkutucudur; ama insanı insan yapan da odur. Robert Frost bunu bir ormanda iki yola ayrılan patikada görmüştü: "Yol ikiye ayrılmıştı ormanda ve ben — daha az katedilmiş olanı seçtim. Ve bütün ayrımı yaratan da buydu." İlham, her zaman daha az katedilmiş yolu gösterir; çünkü çoğunluğun geçtiği yerden artık yeni bir şey devşirilemez.

Küresel bir tek tipleşmenin parçası olduğumuzda, aslında ilhamın çekildiğinin en büyük kanıtını yaşıyoruz. Herkes gibi giyinmek, herkesin konuştuğunu konuşmak, herkesin tükettiğini tüketmek... Kendi dilimize, kendi toprağımıza, kendi hikayemize yabancılaştıkça zihnimizde 'bize ait' bir düşünce filizlenemez hale geliyor. Kopya bir hayatın içinde orijinal bir fikir doğmaz; çünkü ilham, taklidin olmadığı yerde nefes alır. Günther Anders, 'Prometheusçu Utanç' kavramıyla bu kopyanın başka bir boyutuna işaret eder: İnsan, kendi icat ettiği makinenin karşısında küçülür. Makine daha hızlı hesaplar, daha çok saklar, daha az yanılır. İnsan bu mükemmelliğin yanında gölgede kalır ve yavaş yavaş "benim söyleyecek bir şeyim var mı ki?" diye sormaya başlar. O soru, ilhamın sonudur; çünkü ilham, insanın "ben bir şey katabilirim" inancıyla ayakta durur.

Bir de anlam meselesi var. Modern dünya yalnızca belirli unvanları kutsayarak, çalışan insanların büyük çoğunluğunu sahne arkasına iter. Şehri güne hazırlayan fırıncı, sokağı süpüren işçi, yükünü taşıyan şoför... Bu insanlar yaptıkları işte bir anlam göremediğinde, ilham da sessizce çekilir. Anlamsızlığın hakim olduğu yerde geriye bir şey kalır: Edinmek. Biriktirmek. Sahip olmak. Sistem, insanın içindeki o boşluğu nesnelerle doldurmasını ister; çünkü anlam arayan insan sorgulamaya başlar, aramayan ise harcamaya.

Picasso "İlham seni çalışırken bulmalı." demişti. Bu söz, ilhamın bir hediye olduğunu ama o hediyeyi almak için kolları sıvamış olmak gerektiğini hatırlatır. Beklemek ama boş beklemek değil; hazırlanarak, çalışarak, emek vererek beklemek. Hiçbir şey yapmadan sonuç beklemek tembellik, elinden geleni yapıp sonucu Allah'a bırakmak ise tevekküldür. İlham, tam da bu teslimiyetin içinde belirir. Her şeyi kontrol etmeye çalışan insanda ilhama yer kalmaz; çünkü ilham, kontrol edilemeyenin alanıdır. Ama insan çabasını gösterip sonra bıraktığında, o bırakışın içinde beklenmedik bir kapı açılır. "...Kim Allah'a tevekkül ederse, Allah ona yeter." (Talak, 3). Belki de ilham, tevekkülün sanatsal karşılığıdır; insanın kendi sınırını kabul edip, sınırın ötesine açık kalabilmesidir.

Nurettin Topçu, "Bizim nesillerimizin ruh zaafı, kalp ve vicdan hastalığı, metafizik kudret ve ilhama sahip olamayışından ileri gelmektedir." demişti. Bugün bireysel hayatlarımız için de aynı tehlike geçerlidir: İlhamın sustuğu yerde insan yaşamaz, idare eder. Ve idare eden insan, ne kendine bir şey katabilir ne dünyaya. Belki de mesele, o pürüzsüz aynaya bakmayı bırakıp kendi çatlaklarımıza dönmektir. Çünkü ışık, pürüzsüz yüzeylerden yansır ama çatlaklardan sızar. Ve sızan ışık, yansıyandan her zaman daha hakikidir.

"Rabbim, göğsümü aç." (Taha, 25)

26 Şubat 2026 Perşembe

SABIR VE TAHAMMÜL ÜZERİNE

 "Allah sabredenlerle beraberdir. Tahammül edenlerle değil." 
-İsmet Özel

Bir keresinde, uzun süre beklediğim bir işin sonucunu alamadığım bir dönemde, yanımdaki birisi bana "Sabret, geçer" demişti. O an fark ettim ki bu cümle beni teselli etmek yerine daha çok yordu. Çünkü zaten tahammül ediyordum; bütün gücümle dayanıyordum. Eksik olan tahammül değildi. Eksik olan, o bekleyişin içinde bir anlam bulabilmekti. O gün bu iki kelimenin arasındaki uçurumu ilk kez hissettim: Sabretmek ile tahammül etmek aynı şey değildi.

Biz bu iki kelimeyi çoğu zaman birbirinin yerine kullanırız. Birisi sıkıntıda olduğunda "Sabret" deriz; ama aslında kastettiğimiz şey çoğunlukla "Dayan, katlan, bu da geçer"dir. Oysa dayanmak başka, sabretmek başkadır. Tahammül, hamal ile aynı kökten gelir. Bir yükü sırtınıza yükler ve yürürsünüz. Dışarıdan gelen bir ağırlığa karşı durmaktır bu; bir nevi diş sıkmadır. İçinde reddedici bir kuvvet, negatif bir direnç barındırır. İnsan tahammül ederken gergindir, içten içe isyan halindedir, yıkılmamak için direnir. Bir duvarın fırtınaya karşı ayakta kalması gibidir; duvar dayanır ama fırtınadan bir şey öğrenmez. Tahammülün sonu ya tükenmektir ya da sıkıntının geçmesiyle birlikte unutmaktır. Her iki durumda da insan çoğu zaman olduğu yerde kalır.

Sabır ise bambaşka bir şeydir. Sabır, tutmak ile ilgilidir. Neyi, nasıl ve niçin tuttuğunu bilen bir farkındalıktır; farkında olan ise kontrolü de eline alır. Sabır, sıkıntının içinde bir anlam aramaktır. Sadece dayanmak değil, o dayanışın içinde bir yöne dönmektir. Sabreden insan da acı çeker, o da zorlanır; ama onun zorluğu bir yere bakar. Tahammül eden insan "Ne zaman bitecek?" diye sorar; sabreden insan ise "Bu bana ne öğretiyor?" diye sorar. Birinde bir kaçış arzusu vardır, diğerinde bir teslimiyet.

Kur'an, sabrı anlatırken hiçbir yerde onu salt bir dayanma eylemi olarak sunmaz. Bakara Suresi'nde Rabbimiz şöyle buyurur: "Ey iman edenler! Sabır ve namaz ile Allah'tan yardım isteyin. Çünkü Allah muhakkak sabredenlerle beraberdir." (Bakara, 153). Dikkat edelim; ayet "sabredenlere yardım eder" demiyor, "sabredenlerle beraberdir" diyor. Beraberlik, yardımdan daha derin bir şeydir. Yardım bir müdahaledir, ama beraberlik bir ilişkidir; süreklidir ve insanın iç dünyasını dönüştürür. Yani sabır, insanı Allah'ın beraberliğine taşıyan bir haldir. Tahammül ise bu beraberlikten bihaberdir.

Hz. Eyyüb'ün kıssası, bu farkı anlamak için güzel bir örnektir. Hz. Eyyüb hastalığına, kayıplarına, yalnızlığına tahammül eden biri değildi. Eğer öyle olsaydı, muhtemelen sessizce tükenirdi. O, bütün bunların ortasında Rabbine dönen biriydi. "Gerçekten bana zarar dokundu. Sen merhametlilerin en merhametlisisin." (Enbiya, 83) derken ne isyan vardır sesinde ne de şikayet. Acısını inkar etmiyor; ama o acıyı Allah'a arz ediyor, O'nun rahmetine sığınıyor. İşte sabır budur: Acının varlığını kabul edip, o acının içinde Rabb'e yönelmek. Hz. Yakub da oğlu Yusuf'u kaybettiğinde "Artık bana düşen, güzel bir sabırdır." (Yusuf, 18) demişti. Güzel bir sabır, yani şikayetsiz, huzurlu, Allah'a güveni zedelenmemiş bir sabır. Bu, tahammülün asla ulaşamayacağı bir makamdır.

Viktor Frankl, Nazi toplama kamplarında hayatta kalan bir psikiyatrist olarak, bu meselenin seküler dünyadaki en çarpıcı tanığı olmuştur. Frankl, kamplardan sağ çıkabilen insanların fiziksel olarak en güçlü olanlar olmadığını gözlemlemiştir. Hayatta kalanlar, acılarına bir anlam yükleyebilenlerdir. "İnsanın Anlam Arayışı" adlı eserinde bunu açıkça ifade eder: Acıya bir anlam yükleyebilen insan, neredeyse her şeye dayanabilir. Frankl bunu fark ettiğinde aslında Kur'an'ın asırlar önce bildirdiği bir hakikati keşfediyordu. Çünkü sabrın özü de tam olarak budur; sıkıntıya katlanmak değil, sıkıntının içinde bir hikmet aramaktır. Anlamsız acıya dayanmak tahammüldür; acının ardındaki hikmete teslim olmak ise sabırdır.

Ancak burada şunu da sormak gerekir: Her durumda sabretmek mi gerekir? Tahammülün hiç mi yeri yoktur? Aslına bakılırsa tahammül, insanın kendi gücüyle başa çıkabileceği yerlerde meşru bir tutumdur. Soğuk bir kış günü, uzun bir yolculuk, bedenin yorgunluğu... Bunlar tahammülü gerektiren, insanın iradesini kullanarak göğüsleyebileceği sıkıntılardır. Burada sabır aramak, meseleyi abartmak olur. Fakat hayat, insana takatinin zorlanacağı şeyler de gösterir: Bir yakını kaybetmek, haksızlığa uğramak, uzun ve sonu görünmeyen bir hastalık, çaresizliğin kapıda beklediği anlar bunlara örnektir. İşte tahammülün çaresiz kaldığı nokta, sabrın başladığı yerdir. İnsan kendi sınırına vardığında ya kırılır ya da o sınırın ötesinde kendinden büyük bir güce yaslanır. Sabır, bu yaslanışın adıdır. Zulmün karşısında ise mesele daha başkadır; orada ne tahammül ne de sabır değil, direniş ve adalet arayışı gerekir. İnsan her acıya aynı cevabı vermez; kimi acı dayanmayı, kimi teslimiyeti, kimi ise ayağa kalkmayı gerektirir. Hikmet, hangisinin nerede gerektiğini bilmektir.

Modern çağ ise bize ne sabrı ne de tahammülü öğretiyor aslında. Modern çağ, acıdan kaçmayı öğretiyor. Her sıkıntının bir çözümü, her ağrının bir hapı, her bekleyişin bir kısayolu olmalı. Anında sonuç, anında teslimat, anında tatmin.. Bu düzende sabır gereksiz bir erdem gibi görünüyor; çünkü sabır, beklemeyi kabul etmeyi gerektirir. Oysa beklemeyi kabul eden insan, bu çağın gözünde verimsiz ve pasiftir. Fakat Kur'an bize bambaşka bir şey söyler: "Andolsun ki sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele." (Bakara, 155). İmtihan kaçınılmazdır; asıl mesele imtihanın varlığı değil, ona nasıl cevap verdiğimizdir.

Peki insan, tahammülün o dar ve karanlık koridorundan sabrın aydınlığına nasıl geçer? İlk adım belki de acıyı inkâr etmeyi bırakmaktır. Tahammül eden insan çoğu zaman acısını gömmekle meşguldür; onu hissetmemeye, yok saymaya çalışır. Oysa sabır, acıyı kabul etmekle başlar. Hz. Eyyüb "Bana zarar dokundu" dediğinde acısını inkar etmiyordu; onu Rabb'ine arz ediyordu. İnsan derdini Allah'a götürdüğünde, o derdin içinde yalnız olmadığını fark eder. Bu fark ediş, tahammülün yalnızlığını kıran ilk çatlaktır. İkinci adım ise belki de şudur: Sıkıntının geçmesini değil, sıkıntının hikmetini istemektir. Tahammül eden insan "Bu ne zaman bitecek?" diye sayarken, sabreden insan bir noktada saymayı bırakır ve teslim olur. Bu teslimiyet bir yenilgi değildir; rüzgara karşı durmayı bırakıp onun yönünde yürümeye başlamaktır. Tevekkül dediğimiz şey de budur esasen; insanın kendi planlarının sınırlılığını kabul edip, Allah'ın takdirine güvenmesidir. "...Kim Allah'a tevekkül ederse, Allah ona yeter." (Talak, 3). Ve nihayetinde, sabır ancak hatırlamakla mümkündür. İnsan, acının ortasında neyi unuttuğunu hatırladığında, tahammülden sabra geçer. Unutulan şey çoğu zaman basittir: Bu dünya hayatının geçici olduğu, her zorluğun bir kolaylıkla beraber geldiği ve her imtihanın bir hikmeti olduğu. Sabrın zıddı acelecilik olduğu kadar, unutkanlıktır da. Belki de bu yüzden Kur'an sabrı zikirle, yani hatırlamakla yan yana koyar.

Belki de sabır ile tahammül arasındaki en keskin fark, sonunda ortaya çıkandadır. Tahammülün sonunda yorgunluk vardır; insan tükenir, belki ayakta kalır ama içi boşalmıştır. Sabrın sonunda ise olgunlaşma vardır; insan aynı insan değildir artık. Acı onu kırmamış, yontmuştur. Tıpkı bir taşın su altında yıllar içinde yuvarlaklık kazanması gibi; su taşı yok etmez, şekil verir. Sabır da insanı yok etmez, şekil verir.

O halde kendimize sormamız gereken belki de şudur: Biz hayatın zorluklarına sabretmekte miyiz, yoksa sadece tahammül mü etmekteyiz? Dişlerimizi mi sıkıyoruz, yoksa kalbimizi mi açıyoruz? Çünkü diş sıkan insan çenesini yorar. Ama kalbini açan insan, o açıklıkta Rabb'ini bulabilir.


"Sabredin, sabır yarışında düşmanlarınızı geçin." (Al-i İmran, 200)

13 Şubat 2026 Cuma

CEHALET VE GAFLET

Bu satırları okuyorsanız, muhtemelen okumak ile aranız fena değildir. Harflerle aranız iyidir; metinler sizi yormaz, aksine çeker. Okumayı, cehaletten kurtuluşun doğal yolu sayarsınız ve haklısınız da. Zaten yaşadığımız çağı 'bilgi çağı' diye adlandırmamız boşuna değil. Bilgi her yerde: kitaplarda, ekranlarda, cebimizde taşıdığımız telefonlarda, hatta artık yapay zekaların dilinde bile. Okumak, bilmediğimizi öğretir; cehaleti giderir, ufku genişletir. Fakat tam da burada, sessizce beliren rahatsız edici bir soru(n) var: Bilgi bu kadar yaygın ve çokken, bilginin insanda uyandırması gereken farkındalık nerede?

Okumak her zaman cehaleti mi giderir, yoksa bazen yalnızca zihni doldurup kalbi uyutur mu? Daha doğrusu, insan her okuduğunda uyanır mı; yoksa bazı okumalar onu daha derin bir uykuya mı sürükler?

Bu sorular bizi insanın iki kadim karanlığına götürür: Cehalet ve gaflet. Biri zihnin boşluğuysa, diğeri ruhun uykusudur. Cehalet azaldıkça gafletin azalmasını bekleriz; oysa modern çağda olan tam tersidir: Cehalet azalırken gaflet salgın bir hastalığa dönüşmüştür.

Cehalet, en yalın haliyle bilgisizliktir. Bir haritaya sahip olmamaktır; nereye gideceğini, nasıl gideceğini, elindeki aletin ne işe yaradığını bilmemektir. Bu, karanlık bir odada bulunmaya benzer. Çaresizdir ama umutsuz değildir. Çünkü odanın ışığı yandığında, yani bilgi geldiğinde karanlık dağılır. Cahil insan hakikati reddetmez, sadece ondan habersizdir. Cehaleti doğru kitapla, doğru öğretmenle, doğru bir vesileyle gidermek mümkündür. Bilmemek bir eksikliktir; ama telafi edilebilir, affedilebilir bir eksikliktir. Gaflet ise bambaşka ve çok daha tehlikeli bir karanlık türüdür.

Gaflet, ışığı yanan bir odada gözleri mendil ile bağlı kalmak gibidir. Gaflet halindeki insan cahil değildir; neyin doğru, neyin yanlış, neyin hayati olduğunu bilir. Zamanın sınırlı olduğunu bilir ama onu ölçüsüzce harcar. Ölümün kesinliğini bilir ama hayatını hiç ölmeyecekmiş gibi kurar. Sağlığın kıymetini bilir ama bedenini tüketir. Burada mesele bilgi eksikliği değildir. Mesele, bilginin hayata nüfuz etmesine engel olan bir 'iç uyuşma'dır. Bilginin hafızada istiflenmesi ama kalp ve şuurun konforlu bir uyuşukluk içinde kalmasıdır. Cehalet aklın açlığıysa, gaflet bilincin tokluk komasıdır. Çünkü tokluk komasında kişi aslında beslenmiştir ama ağırlaşır, uyuşur, hareket etmek istemez veya edemez hale gelir. İnsan her şeyi biliyor olabilir, hatta çok şey öğrenmiş olabilir ama farkındalığı kapanmıştır. Düşünmez, sorgulamaz, hissetmez. Bu bir tür dalgınlık, uyku hali. Bu yüzden cehalet bir yoksunlukken, gaflet bir ihmaldir. İnsan, bildiğini yaşamayarak hakikate sırt çevirir.

Kuran da bu ayrımı net bir şekilde ortaya koyar. Bakara Suresi'ndeki şu ayet, gafletin portresini çizer gibidir: "Onların kalpleri vardır, onlarla kavrayamazlar; gözleri vardır, onlarla göremezler; kulakları vardır, onlarla işitemezler. İşte bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller bunlardır." (A'raf, 179). Dikkat edildiğinde, ayet "onların kalpleri yoktur" demiyor, 'kavrayamazlar' diyor. Gözleri var ama göremiyorlar; kulakları var ama işitemiyorlar. Eksiklik organlarda değil, organların işlevini yitirmesindedir. Bilginin araçları mevcuttur, fakat o araçlar uyuşmuştur. İşte gaflet tam olarak budur: Araç-gereçlerin varlığına rağmen işlevsizleşmesi ve hakikatin bilinip askıya alınması.

Modern çağ, bunu son derece konforlu hale getirmiştir. Nasıl mı? Bilgiye ulaşmak hiç bu kadar kolay olmamışken, bilince ulaşmak hiç bu kadar zor olmamıştır. Bugün her şeyi biliyoruz. Ama bu bilmek, bizi harekete geçirmiyor. Yani, biliyor olmak ile bizi konfor alanında tutmaktadır. Ansiklopedi okur gibi hayatı okuyoruz; satırların altını çiziyoruz ama başımızı kaldırıp "Ben nereye gidiyorum?" demiyoruz. Kuran, bu hali çarpıcı bir benzetmeyle tasvir eder: "Tevrat'la yükümlü tutulup da onun hakkını vermeyenlerin durumu, koca koca kitaplar taşıyan merkebin durumuna benzer." (Cum'a, 5). Merkep kitabı taşır ama içindekilere nüfuz edemez; modern insan da bilgiyi taşır ama onun ağırlığını ruhunda hissetmez. Modern dünyada okuma eylemi büyük ölçüde bilgi transferine indirgenmiştir. Okuyucu özne, metin nesnedir; amaç, nesneden özneye mümkün olan en hızlı ve verimli biçimde veri aktarmaktır. Bu yaklaşımda kitap, insanı dönüştüren değil; tüketilen bir üründür. Okudum, biliyorum, geçtim. Zihin dolar fakat yön değiştirmez. Raflar dolu, zihinler meşgul, fakat hayatlar şaşırtıcı biçimde yüzeysel. Çok okuyan ama az ayılan bir insan tiplemesi ile karşı karşıyayız.

Oysa kadim düşünce geleneklerinde ve bilhassa İslam düşüncesinde okuma, statik bir bilgi edinme faaliyeti değil, dinamik bir hatırlama süreci olarak görülür. Burada okumak, bilmediğini öğrenmekten önce, bildiğini unutmamayı amaçlar. Çünkü insanın temel sorunu çoğu zaman cehalet değil, nisyandır; yani unutkanlıktır. İnsan, 'el-İnsân' kelimesinin kökünde de unutkanlık (nisyan) barınır zaten. Kur'an'ın kendisini tanımlarken ısrarla kullandığı kelime bu yüzden dikkat çekicidir: Zikir. Zikir, sadece dil ile anmak değildir; zihinde ve varoluşta diri tutmaktır. Hatırlamak, uyanık kalmak, gaflete düşmemektir. Kur'an kendisini bir 'bilgi kitabı' olmaktan önce bir hatırlatma olarak sunar: "Biz Kur'an'ı sana, bedbaht olasın diye değil, ancak Allah'tan korkanlara bir öğüt(hatırlatıcı) olsun diye indirdik." (Tâhâ, 2-3). Peki insana neyi hatırlatır? Ruhlar aleminde verilen o ilk sözü: "Hani Rabbin, Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkarmış ve onları kendilerine şahit tutarak "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" demişti. Onlar da 'Evet, şahitlik ederiz' demişlerdi." (A'raf, 172). İnsan, bazı temel hakikatlere fıtraten aşinadır; fakat onları sürekli unutur. Kuran, bu unutuşa karşı bir hatırlatmadır. Bir başka âyette Rabbimiz "(...) Beni anın ki ben de sizi anayım." (Bakara, 152) buyurur. Anmak, hatırlamaktır; hatırlamak ise gafletin zıddıdır. Kuran insana "Bak, güneş var" demez; insan zaten güneşi görüyordur. Kuran, "Güneşe bak ve arkasındaki nizamı gör, ömrünün geçtiğini fark et" der.

Buradan sarsıcı bir sonuca ulaşıyoruz: Kuran, öncelikle cehaleti değil, gafleti hedef alır. Çünkü cehalet öğrenmeyle aşılabilir; gaflet ise yüzleşme ister. Okuma da burada ikiye ayrılır: Cehaleti gideren okuma ve gafleti dağıtan okuma. Birincisi haritayı ezberlemek için okumaktır; insanı cehaletten korur. İkincisi ise pusulayı bulmak için okumaktır. Bu okuma türü insana yeni bir şey öğretmeyebilir; ama onu sarsar, rahatsız eder, uykusunu kaçırır ve "Uyan!" der. Biri öğretir, diğeri sarsar. Her okuma cehaleti gidermez. Bazı okumalar sadece oyalanmadır. Zihni meşgul eder, vicdanı susturur. İnsan okudukça kendini 'iyi' hisseder ama değişmez. Bilgi, uyanıklık üretmediğinde; hatta insanı kendinden memnun ettiğinde, tehlikeli bir uyuşturucuya dönüşür.

Tolstoy'un İvan İlyiç'in Ölümü adlı eseri, bu okuma türünün örneklerinden birini bizlere sunar. İvan İlyiç cahil bir adam değildir. Ahlaksız da değildir. Toplumun 'doğru' dediği her şeyi yapmıştır: Kariyer, statü, düzenli bir aile hayatı, estetik bir ev... Hayatı, olması gerektiği gibidir. Trajedisi de tam buradadır; 'her şeyi doğru bilen' bir adam olarak, hayatını doğru bildiklerine göre kurmamış olmasıdır. Hayatın 'teknik bilgisini' yutmuş ama hayatın anlamını ıskalamıştır.

Hikayenin kırılma anı, İvan İlyiç'in evinin perdesini asarken merdivenden düşmesidir. Bu sahne, sadece basit bir kaza değil; yoğun bir semboldür. Perde, evin süsüdür; gösterilen yüzüdür. Dışarıdan bakanlar için düzgün ve tam görünmesi gereken kısımdır. İvan İlyiç, hayatını da tıpkı evi gibi düzenlemiştir: Her şey yerli yerinde, ölçülü ve başkalarının gözüne uygun. Fakat o perdeyi düzeltmeye çalışırken düşer. Yani hayatın süsünü düzeltirken, hayatın kendisinden düşer. Bu düşüşle başlayan hastalık onu ölüme götürür. Ve ölüm döşeğinde, hayatında ilk kez şu soruyla yüzleşir: "Ya bütün hayatım yanlış idiyse?"

Bu soru cehaletin değil, gafletin sorusudur. Çünkü yanlışın ne olduğunu bilmeyen biri değil, bilip de başka türlü yaşamayı seçmeyen biri sorar bunu. İvan İlyiç'in trajedisi, kötülük yapmış olması değildir. Trajedisi, emanet edilen hayatı vitrine çevirmesidir. Hayat, yaşanacak bir yol olmaktan çıkmış; gösterilecek bir dekor haline gelmiştir. Perde düzgündür ama pencere açılmaz; içeri hava girmez. Evine alacağı perdenin kumaşını seçerken gösterdiği titizliği, ruhunu onarırken göstermemiştir. Bilgisi tamdır ama şuuru iflas etmiştir.

Gaflet tam olarak budur: Hayatı süslemekle meşgul olup, onu yaşamayı ertelemek. İnsan, 'herkes gibi' yaşadığı sürece kendini güvende hisseder. Bu güven, gafletin en tehlikeli biçimidir; çünkü insanı sorgulamaktan alıkoyar. Cehalet huzursuz eder; gaflet rahatlatır. Bu yüzden gaflet daha sinsi, daha yıkıcıdır. Cahil insan, bilmediği için uçuruma yürür. Gafil insan ise uçurumu görür, oradaki tehlikeyi bilir, tabelaları okur ama yine de "bir şey olmaz" diyerek, ya da sadece yönünü değiştirmeye üşendiği için o boşluğa doğru yürümeye devam eder.

Fakat İslam düşüncesi meseleyi daha derinlikli bir zemine taşır. Çünkü gaflet, yalnızca kendinden habersiz olmak değil; kendini yaratan'dan habersiz olmaktır. Gafletten uyanış, sadece kendi varlığına değil, o varlığı var eden'e dönüştür. Tasavvufta yakaza denilen uyanıklık hali, tam da budur: Nefsin perdesini kaldırıp Hakk'ın huzurunda olduğunu idrak etmek. İmam Gazali, İhya'sında gafletin en tehlikeli biçiminin, ibadetin kendisine bile sızabilecek bir uyuşukluk olduğunu söyler. İnsan namaz kılar ama kalbi başka yerdedir; oruç tutar ama nefsi terbiye olmamıştır. Bedenin ameli vardır, kalbin ameli yoktur. İşte bu, bilginin ve hatta ibadetin bile gafleti gidermeye yetmediği noktadır.

O halde mesele şu değildir: "Ne kadar okuyoruz?" ya da "Ne kadar biliyoruz?" Asıl mesele şudur: Okuduklarımız bizi uyandırıyor mu, yoksa daha iyi uyuklamamıza mı yarıyor? Bilgimiz bizi Rabbimize yaklaştırıyor mu, yoksa bilginin kibrine kapılıp gaflet uykumuzu derinleştiriyor muyuz? Modern çağın en büyük yanılgısı, cehaleti yendiğimizde gafletin de biteceğini sanmaktır. Oysa durum tam tersidir: Bilgi arttıkça, insan 'biliyorum' kibrine kapılır ve gaflet uykusu derinleşir. Kur'an bu tehlikeye de işaret eder: "Gerçek şu ki insan, kendini kendine yeterli görerek azar." (Alak, 6-7). Kendini yeterli gören, hatırlatmaya ihtiyaç duymaz; hatırlatmaya ihtiyaç duymayan ise gaflette derinleşir. İhtiyacımız olan şey daha fazla veri, daha fazla haber, daha fazla istatistik değildir. İhtiyacımız olan, bize "Nereye gidiyorsun?" diye soracak, bizi o konforlu uyuşukluktan uyandıracak bir yüzleşmedir.

Cehalet insanı karanlıkta bırakır; gaflet ise ışıkta gözlerini kapattırır, aynı Platon'un Mağara Alegorisindeki gibi. Cehalet, mağaranın dışında bir güneşin varlığından habersiz yaşamaktır; gaflet ise o güneşi gördüğü halde mağaranın karanlığına sığınmaktır. İlki öğrenmeyle aşılır; ikincisi cesaret ister. Çünkü gafletten uyanmak, sadece bilmek değil, bildiğini yaşamayı göze almaktır. Cehalet, bir öğretmenle ve/veya kitapla çözülür; gaflet bunlarla çözülmez. Uyuyan birini uyandırmak için ona fısıldamak ya da bir şeyler okumak yetmez; onu sarsmak gerekir. Gafletin ilacı bilgi değil, sarsıntıdır; yüzleşmedir. Bazen İvan İlyiç'te olduğu gibi ölümcül bir hastalık, bazen büyük bir kayıp, bazen de tek bir âyetin kalpte çınlaması gerekir.

Peygamberimiz (s.a.v.) "Akıllı kişi, nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışandır. Âciz kişi ise nefsini hevasına tabi kılan ve Allah'tan (boş) temennilerde bulunandır." (Tirmizî, Kıyâmet, 25) buyurmuştur. Buradaki akıl, bilgi biriktiren akıl değil; bildiğiyle yaşayan, nefsini muhasebe eden, gafletin konforunu reddeden akıldır. İç muhasebe de bir meşguliyettir; ama bu, dışa görünmeyen, alkışlanmayan, ödüllendirilmeyen bir meşgaledir. O yüzden değersiz sanılır. Halbuki en hakiki değer, sessizce yapılan o iç yolculukta gizlidir.

O halde şu soruyla bitirelim: "Gözümüzü açmak için o son düşüşü mü bekliyoruz; yoksa düşmeden uyanmaya cesaretimiz var mı?"

"Çoğaltma yarışı sizi oyaladı; ta ki kabirleri ziyaret ettiniz." (Tekâsür, 1-2)

26 Ocak 2026 Pazartesi

HAYRET ÜZERİNE

Modern çağda insanın yakalandığı en büyük lanet belki de hayret duygusuna yer açamayacak kadar takatsiz kalmasıdır. Sürekli bir yerlere, bir işe yetişme telaşı; hayatı bir 'görev listesi' gibi yaşama mecburiyeti... Hızın ve verimin kutsandığı, insanın ise sıradana karşı körleştiği zamanlardayız. Kaldırımlarda yürürken mevsim geçişlerinin farkına bile varmıyoruz; sararmış bir yaprağın, bir sonraki baharda yemyeşil dirilişine şahitlik etme bilincini çoktan yitirdik.


Bir de bitmek bilmeyen bildirim sesleri ve parmaklarımızın ucundan akıp giden o sonsuz veri nehri var. Ekranlar merakımızı sürekli gıdıklıyor; ancak parmağımızın tek bir hareketiyle o merakı tüketip hemen yenisine geçiyoruz. İşte bu tüketim sarmalı içinde, ruhumuzun en kritik yetisini, yani hayret etme kabiliyetini sessizce kaybettik.


Antik Yunan'da felsefenin hayretle başladığı söylenirdi. Hayret, insanı duraksatan ve düşünmeye sevkeden temel güdü olarak görülüyordu. Şimdilerde hayretin yerini kısa süreli meraklar aldı. Bu günün merakı ise, daha çok yüzeysel bir heves gibi. İnsanı aktif bir bilme arzusuna yönlendirmez; hayretin önünü kapayıcı bir işlevi vardır. Bu modern merak, algoritmaların çemberindeki sonsuz içerik havuzunda geçiciliğe teslim olur. Tüketilen herhangi bir gönderi, insanda kök salacak kadar yavaş değildir; sonraki arzunun cazibesi, o ankinin değerini zayıflatır. Bu haliyle merak, hazla birleşerek yüzeyselleşir ve giderek hayret yetimizi köreltir.


Kierkegaard bu hâli çok önceden sezinlemişti. Onun "estetik varoluş" dediği şey, tam da bu sonsuz uyarılar içinde savrulmaktır: Hep yeni bir heyecan peşinde koşmak, bir deneyimden diğerine atlamak, hiçbirinde kök salmadan yaşamak. Bu, aslında merakın hastalıklı bir karikatürüdür. Gerçek merak bir şeyin peşine düşer ve onda kalır; estetik merak ise her şeyin peşine düşer ve hiçbirinde kalamaz. Birincisi derinleşir, ikincisi dağılır. Birincisi hayretle buluşur, ikincisi hayreti imkânsız kılar. Çünkü hayret, dikkatimizin bir şeyde yoğunlaşmasını, zamanın bir an için durmasını ister. Estetik insan ise asla duramaz; bir hazzı tüketir tüketmez sonrakine uzanır, bir uyarıdan diğerine sürüklenir. Kierkegaard'ın "çaresizlik" dediği şey, işte bu sürüklenişin getirdiği iç boşluktur. Sonuçta estetik yaşamın trajedisi merakın trajedisiyle örtüşür: Çok şey merak eden ama hiçbir şeye hayret edemeyen insan, aslında hiçbir şeyi gerçekten merak etmemiştir.


Oysa merak, hayret duygumuzun aktif motor gücüdür. Bir oyalanma ve haz arayışında kullanılan araç olmaktan ziyade, derinleşmeye götüren bir duygudur. Merak, hayretin içine düştüğünde yön kazanır. Diğer bir ifade ile hayret, merak'a bir toprak sunar ve ikisi birleştiğinde dünyaya kök salan bir dikkat haline getirir bizleri. Tasavvuf'ta marifet denilen şey işte budur; O'nun (c.c.) karşısında kendi acziyetini idrak eden bir bakış kazandırır. Bâyezîd-i Bistâmî "mârifetin hakikati hayretten ibarettir" derken tam olarak bunu kasteder. Çünkü modern aklın aksine, Allah'ı tanımaya çalışan, nihayetinde O'nu kuşatmanın imkânsızlığını idrak eder. Bu idrak, bir bilgisizlik değil; bilinenin azameti karşısında duyulan en derin hayrettir. Modern insan "daha çok veri" ile tatmin ararken; arifler "acziyetin idraki" ile sükûnete erer.


O hâlde merakımızı iyileştirmenin yolu belki de onu bu hayrete bağlamaktır. Önce durmak; sonra temaşa etmek. Yani sadece bakmak değil, görmek; sadece görmek değil, şahit olmak. Ve bu şahitliğin içinde hayrete düşmek. Hayretin içinde merakın yön bulmasına izin vermek. Modern çağın estetik merakı cevap arar ama her cevapla orada sonlanır. Oysa hakiki merak, cevabın ardındaki daha büyük soruyla yüzleşmeye hazırdır. O sorunun büyüklüğü karşısında hayrete düşer ve bu hayret onu tüketmez, aksine besler. Sufiler "Rabbim, hayretimi artır" diye dua ederlerdi; çünkü hayret arttıkça marifet de artar, marifet arttıkça hayret de derinleşir. Bu, bir kısır döngü değil, yükselen bir sarmal; insanı Hakk'a yaklaştıran bir yolculuktur. Hayret'e dair Mesnevi'de Mevlana bizlere şöyle seslenir:


“Ey Hak yolcusu, sen aklı, zekâyı sat da hayranlığı al. Çünkü zekî olmak, bir konuda fikir yürütmekten ibârettir. Hâlbuki hayranlık, Hakk’ın san’atına, kudretine şaşırıp kalmaktır. Hz. Nûh’un oğlu da fikir yürütmüştü. Akıl ve zekâ, sana kibir ve gurur verir. Abdâl ol da gönlün düzelsin. Aklı Dost’un aşkında kurban et. Çünkü bütün akıllar, Dost’un bulunduğu taraftadır. Çünkü ruhların da, akılların da çıkış yeri Hakk’tır. Bu sebeple aklı Hakk’ın aşkında kurban etmek gerekir!”(Mesnevî, IV, 483, b. 1407-1411)


Belki de merakın en saf hâli, bir yaprağın önünde durabilmek ve onu yaratanı hatırlamaktır. Hayret, sessiz bir zikirdir; varlığın karşısında yaratılmış olduğumuzu, O'nun (c.c.) sonsuzluğu karşısında kendi acziyetimizi hatırlamak. Merakımız ancak bu hayretle buluştuğunda anlam kazanır. Duran, görür. Gören, hayret eder. Hayret eden, arar. Ve arayan Allah'ın izniyle bulur.


15 Aralık 2025 Pazartesi

SIRADANLIĞIN UNUTULUŞU

Vaktiyle şöhreti şehirlere sığmayan, hikmeti dilden dile dolaşan bir veli yaşarmış. Ancak bu zatın garip bir huyu varmış; ne zaman etrafındaki kalabalık artsa, ne zaman övgüler göklere çıksa, tası tarağı toplar, kimsenin onu tanımadığı başka bir şehre göçermiş. Bir gün talebesi dayanamayıp sormuş: "Efendim, insanlar sizi seviyor, neden kalıp onlara rehberlik etmiyorsunuz?" O zat, talebesinin gözlerinin içine bakıp, çağlar ötesinden bugünün insanına ders olacak şu cevabı vermiş: "Evlat, şöhret ateşten bir gömlektir. Nefis o sıcaklığı sever ama bilmez ki o ateş ruhu yakıp kavurur. Ben 'hiç kimse' olmanın serinliğine sığınıyorum. Unutma; tohum, ancak toprağın altında, karanlıkta ve gözlerden uzakta filiz verir. Güneşe erken çıkarılan tohum kurur, ölür."

Modern çağın trajedilerinden biri, bu kadim menkıbenin satır aralarında gizlidir: Modern insan, tohum olmaya sabredemez hale geldi. Filizlenmeyi, kök salmayı beklemeden, kendini spot ışıklarına atıyor ve parlamayı varoluşun tek gerekçesi sanıyor. Aydınlık sanılan o ışıkların ruhu beslemediğini, aksine kuruttuğunu fark edemiyor.

Bugün sıradanlığı unuttuk. Daha doğrusu, sıradanlığın ne olduğunu, ne olmadığını, hatta neden bu kadar hayati olduğunu hatırlayamaz hale geldik. Sıradanlığın ehemmiyetini de unuttuk. Çünkü çağ, sıradanlığı 'hiçlik' ile özdeşleştiriyor. Çocukluktan itibaren kulaklara fısıldanan o büyük yalan, bu unutuluşun başlangıcıdır: "Sen özelsin, sen olağanüstüsün, sen bilinen biri olacaksın." Oysa verilmesi gereken reçete bambaşkaydı: "Beni överek utandırma." diyen ariflerden almak gerekirdi onu. Ama biz duyamaz olduk. 

Herkesin yıldız, herkesin kahraman ilan edildiği bir yerde, yıldızın da kahramanlığın da pek bir kıymeti yok aslında. Aynılığın cehennemine düşmemek için yaratılmış bir paradoks bu. Farklılaşıp yıldızlaşmak isteyen herkes, herkes gibi olmakta ve bir 'normal'e dönmektedir. Bu hale düşmemek için ise sürekli başka şeyler denemek gerekir. Böylece normal olmak bir eksiklik, sıradan olmak bir yenilgi gibi görülmeye başlar.

Tabii söylemek gerekir ki hikâyedeki velinin 'serinlik' dediği şey, vasatlık, veya tembellik değildir. Sıradanlık; hayatın doğal ritmine ayak uydurmak, fıtrata yakın durmak, insanın kendine yeter bir hal bulmasıdır. Tevazu, toprağa yakın olmaktır. Hayat da toprakta yeşerir. İnsan 'yükselme' hırsıyla yaşarken ayağının altındaki zemin ile, yani toprakla bağını koparır ve köksüzlüğün verdiği o ince ürperti, ruhunun karanlık yerlerinde dolaşmaya başlar. "İnsan oğlunun gözünü toprak doyurur." Hadis-i şerifi belki şu bağlamda da okunabilir. Sürekli görsel tüketen modern çağın insanını tevazu kurtarabilir, yani toprak. 

Ne yazık ki bugünün dünyası, ekranların parıltısıyla insanı bu hakikatten koparıyor. İnsan, gündelik hayatının en doğal anlarını bile acımasız bir 'görünürlük testinden' geçirmeden, onu süsleyip vitrine koymadan yaşayamıyor. Artık sıradan bir an, dijital bir teşhir verisine dönüşmediği sürece anlamını yitiriyor. Oysa unuttuğumuz bir şey var: Yaşam, doğası gereği 'analog'dur. Yani tıpkı kelimenin kökenindeki gibi; birbiriyle ilişkili, kesintisiz ve bölünemez bir akıştır. İnsanın hikâyesi piksellere ayrılamaz. Fakat biz, başkalarının kusursuz görünen 'vitrini' ile kendi 'gerçek hikâyemizi' kıyaslayarak kendimize zulmediyoruz; onların kurgulanmış parıltısı ile kendi ham gerçekliğimiz arasında eziliyoruz.

Asıl korkulan şudur: Sıradanlık, insanı kendisiyle baş başa bırakır. Her şeyin sustuğu, ışıkların kapandığı o sessizlikte insan kendinden kaçamaz. Çözülememiş acılar, saklı pişmanlıklar, bastırılmış yüzleşmeler yüzeye çıkar. Sıradanlık insanın makyajsız yüzünü gösterir. Bu yüzden insanlar o aynadan kaçar, o boşluğu 'yamalar' ile doldurur.

Bu kaçış ve sıradan olamama telaşı, aslında insanın kendi hikâyesine yabancılaşmasıyla başlar esasen. İnsan artık yaşanmış, demlenmiş ve zamanla olgunlaşmış bir hikâyeye değil, sadece sergilenen ve hızlı tüketilebilir imajlara sahiptir. Bir vitrin mankeni gibi göz alıcı ama cansız durur. Oysa sıradanlık canlılığın, değişimin ve oluşun ta kendisidir. Bu cansızlık içinde insan 'kıymet' ile 'etiket'i de birbirine karıştırır. Değerin görünürlükle ölçüldüğü bu panayır yerinde kalbin atışı, köklerin toprağın altındaki seyr-ü süluk'u veya bir duanın sessiz derinliği gibi 'görünmeyen' ama hayati olan her şey değersiz sanılır. Anlam, ne yazık ki başkalarının bakışlarına endekslemiştir.

Ve belki de en büyük yanılgı, insanın bu kalabalığa karışarak yalnızlıktan kurtulacağını sanmasıdır. Oysa yalnız kalmayı kimsesizlik sanmak, modern bir kuruntudur. İnsan en çok kendisiyle baş başa kaldığında kalabalıktır oysa. Hatıralarıyla, düşünceleriyle ve maskeleriyle..  Ama insan bu içsel kalabalığın sesini duymaktan korktuğu için, dışarıdaki gürültüye bağımlı hale gelir.

Bütün bu yanılsamanın karşısına konulabilecek tek çare, o velinin sığındığı limandır: 'Asil Sıradanlık.'

Yani insanın, hırsın gürültüsünden uzaklaşıp, hayatın doğal akışına, sadeliğe, kendi haline razı oluşa dönmesidir. Bir ağacın sessizce büyümesi gibi, bir kuşun kimseye hesap vermeden şarkısını terennüm etmesi gibi. Modern çağın unutturduğu hakikat şudur: İnsan büyümeyi, derinleşmeyi, içten filizlenmeyi ancak sıradanlığın gölgesinde başarabilir. Kaybedilen incelik, parlamak için değil, 'olmak' için yaşamaktır. 

Başkalarının hakkımda bilmedikleriyle geçinirim ben.

-Peter Handke


1 Kasım 2025 Cumartesi

RIZIK MESELESİ

 Modern çağın insanı, varlığını sürekli niceliksel şeylere borçlu gibi sürdürüyor artık. Sanki hayatı yalnızca biriktirdiklerinden ibaretmiş gibi. Sanki bir şeyler yapmazsa, ilahi bir cezaya çarptırılacakmış gibi. Bu seküler tapınak, bize durmaksızın çalışıp kazanmayı, biriktirmeyi ve muhafaza etmeyi buyuruyor. Böylece, muhafaza ettiğimiz her şeyin bir şekli ile gardiyanı ve kölesi olduk. Bunun sonucunda insanla Rabbi arasındaki görünmez güven köprüsünü yıkmış da olduk; bir zamanlar korkuyu susturan o kelimeyi unuttuk: Rızık.

Kur'an'ın rızık hakkındaki en derin öğretisi şudur bizlere: İnsan rızkın faili değil, tanığıdır; kendisi üretmez, yalnızca kendisine verilene tanıklık eder. Bunun en net ifadesi, rızkın taksimindeki ilahi iradeyi bildiren ayettedir: "Allah dilediğine rızkı genişletir, dilediğine kısar." (Ra’d, 26) Bu ayette bir dünya görüşü gizlidir: Ne kadar koşarsan koş, nasibin neyse o seni bulur. Ama modern insan ayeti duysa bile artık anlamamaktadır. Çünkü onun diğer bir kulağı daha çok piyasadaki hisselerin iniş-çıkışlarındadır. 

Evet, çalışmak ve çabalamak İslam’ın temel emirlerindendir; ancak bu cümle bize şunu da hatırlatır: emek, rızkın sebebi değil, vesilesidir. Çabaladığımızın karşılığı vardır, elbette; ama o karşılığı Allah dilediği kadar verir. Rızkın ölçüsü emeğin miktarı değildir. Çok çalıştım, çok hak ettim demek — farkına varmadan — “Ey Allah’ım, bana borcun var” demeye benzer. Fakat bu, hiç çalışmadan, hiçbir çaba göstermeden rızkın gökten yağacağı anlamına da gelmez. Zira vesile olmadan rahmetin tecellisi, tembellik olurdu. Allah, kulunun emeğini ister; çünkü emek, kulluğun fiile dönüşmüş halidir. Kuran'da Rabbimiz "Doğrusu insana çalışmasından başka bir şey yoktur.(Necm,39)" buyurmaktadır. Rızık, gayretsizliğe değil, gayretin teslimiyetine verilir. Yani kul, hiçbir zaman hak talep eden değil, nasibini bekleyen bir varlıktır. Rızık, Allah'ın adaletinden çok, rahmetine bağlıdır. Şimdilerde ise emeğin bir türeviymiş gibi, rahmeti patronlardan bekler olduk. 

Ne yazık ki modernite de bu tevazu halini yutmamıza vesile oldu. Artık insan, rızkını gökten beklemez; göğü fethedip oradan sökmeye kalkar. Rızık için dua etmektense, piyasada tradeleri kovalar.  “Çalışmak ibadettir” sözü bile, kapitalist çağda anlamını yitirir: İbadet artık Allah'a değil, üretken benliğe yönelir. Çünkü bugünün dünyasında çalışma, bir ibadet olmaktan çıkmış; seküler mutluluk parametresine dönüşmüştür. Kutsal amaç, yerini “kendini gerçekleştirme” ve kısa yoldan zengin olma sloganlarına bırakmıştır. Oysa zenginlik verebilme kudretindeydi.

 Artık insan çalışırken ümmetine, topluma, yoksula, mahlukata değil — yalnızca kendisine hizmet eder. Her işin ölçüsü, ne kadar hayra yol açtığı değil, kendisine ne kadar faydalı olduğu ve ne kadar kazanç getirdiğidir. Ümmete faydalı olmak, bir hiçmiş gibi sayılır. Paylaşan kişi saf ve yarım akıllı iken, biriktiren ve paradan para kazanan ise akl-ı selimdir. Bir iş, insana huzur değil, statü ve para getiriyorsa makbuldür. Nihayetinde, modern bireyin 2. kıblesi kariyer ve gelecek planları olmuştur.

Bereket, rızkın çokluğuyla alakalı değildir. Ölçülemezdir. Çünkü Bereket, Rahmandan istifa etmek, onun hazinesine bağlanmaktır. Ama modern insan bereketi banka hesabına yatan sayılara indirgedi. Bereket durağan olmamalıdır; akar, yayılır, insanın kalbine, ilişkilerine, vaktine, kelimelerine sirayet eder. Bir lokma ekmeğin bile bereketi olabilir, çünkü o lokma paylaşılmıştır. Bugün bolluk var, ama bereket yok — çünkü bolluk yalnızca niceliği ifade eder, bereket ise daha çok niteliği. Modern insan çok şeye sahip, ama hiçbir şeyin derinliğine sahip değil.

Kur’an’ın bir başka yerinde, Rabbimiz şöyle buyurur: “Allah, kiminize kiminizden rızıkça üstün kıldı; ama üstün kılınanlar, rızıklarını ellerinin altındakilerle paylaşmazlar. Böylece Allah’ın nimetini inkâr etmiş olurlar.” (Nahl 71) İşte modern dünyanın en sessiz günahı burada: Rızkın sahibini unutan insan, rızkı kendi mülkü sayar. Paylaşmaz, çünkü verirken eksileceğini sanır. Oysa bereket, verme eyleminin görünmez kazancıdır; matematiğe meydan okur. Bunun yanında, paylaşılan her rızık, hatırlamanın bir simgesidir. Rızkı vereni hatırladıkça kalplerin mutmain olacağı gerçeğinden mahrum kaldık. Bugün elimizdekiler arttıkça kalplerimiz daralıyor. Çünkü modernlik, rızkı mülke çevirdi, paylaşmayı kayba dönüştürdü ve sahip olma ilüzyonuna hapsetti bizleri. Marx, insanın emeğinde kendinden yabancılaştığını söyler. Kur’an ise, insanın rızkında Rabbine yaklaşabileceğini öğretir. İnsanın emeği Allah’a yakınlaşmanın bir vesilesiydi; ama modern insan emeğini tapınma biçimine dönüştürdü. Artık “çalıştıkça varım” diyor; oysa emek, varlığının yankısıdır ve şükrüdür.

Rızkı yalnızca para ve gıdaya da indirgememek gerekir. Manevi rızık, gözle görülmeyen, ruhu doyuran bir hazinedir. İnsan, emeğini sarf ederek yalnızca maddi rızka talip olursa, bu rızkın farkına varamaz. Şuayb Peygamber’in yolu, maddi kazanım peşinde koşmak değil, manevi bir rızka talip olmak ve onun nasibini yaşamaktır. İşte bu rızık, kalpte teselli, ilişkilerde bereket, sözlerde iyilik ve tüm varlık hâlinde şükür olarak tezahür eder. Kur’an, bu gerçeği yalnızca gıda veya mal üzerinden değil, varlığın bütün hâliyle paylaşmayı hatırlatarak bildirir: “Sizi rızıklandırdığımız şeylerden infak edin.” (Münafikûn, 10) Ayetin özü, insanın sahip olduklarını değil, kendi iyilik hâlini, niyetini ve varoluşunu da infak etmesidir. Manevi rızkın çoğalması, ancak bu bütünsel infak ile mümkündür; çünkü paylaşmak, görünmeyeni görünür kılar, kalbe bereketi ve huzuru getirir.

Kısacası modern insan, kimden rızkını beklemesi gerektiğini unuttu ve böylece bereketi de unuttu. O yalnızca maddi kazanç peşinde koşarken, manevi rızkın kıymetini gözden kaçırdı. Gerçek şu ki asıl yoksulluk, parasız kalmak değil, nasipsiz kalmaktır. Gerçek nasip, hem maddi hem manevi rızkın birlikte idrak edilmesiyle ortaya çıkar ve paylaşmayla anlam kazanır.  Paylaşmak, sadece malı değil, kalbi, zamanı ve iyiliği de infak etmektir; bu eylem hem maddi kazancı hem de manevi huzuru çoğaltır. Böylece insan, eksikliğin değil, bolluğun derinliğini deneyimler; çünkü rızkın kaynağını hatırlayan kalpler, paylaştıkça genişler, verdikçe çoğalır ve hem kendine hem Rabbine yaklaşır.


Kim Allah’a güzel (karşılık beklemeden) bir borç verirse Allah da bunu kat kat fazlasıyla öder. Daraltan da genişleten de Allah’tır ve O’na döndürüleceksiniz.(Bakara, 245)



5 Eylül 2025 Cuma

DİNLE[N]MİYORUZ

Hayat, eskiye nazaran daha hızlı geçiyor artık. Yaşadığımız hız çağında her şey anlık olup bitiveriyor. Teknolojik olarak hızlandık ancak zamanımız yine de hiç yok. Hatta eskisine nazaran daha fazla çalışmaya ve üretmeye başladık. Bu da bizi daha yoğun ve daha yorgun bir toplum haline getirdi.

Bu yorgunluk ve yoğunluk bizden epey bir şey alıp götürüyor farkında olmadan. Bunların arasında en önemlilerinden biri de dinleme yeteneği. Artık 4 dakikalık bir müziği dinleyemez, 40 dakikalık videoları hızlandırmadan izleyemez olduk. Dinleyemediğimizi pek anlamıyor, anlayamadığımızı da normal olarak derinleştiremiyoruz iç alemimizde. Bunun yanında, dinleyemediğimiz zaman dinlenemiyoruz da. Dinlemek ve dinlenmek, aynı kökü ve kaderi paylaşan iki kelime..

Bugün özellikle üç alanda kulaklarımız sağırlaştı: başkalarını dinlemekte, kendimizi dinlemekte ve sessizlikte saklı olan hakikati işitmekte. Bu üç şeyi sırayla ele alalım.

Karşımızdakini tam dinlemiyoruz. Bazen belli bir noktada artık dinleyeceğimizi dinlemiş olduğumuzdan, cevap verme sırasının gelmesini bekliyoruz. Bazen ise karşımızdakini anlamaya çalışmaktan çok, kendi zihin dünyamıza göre değerlendiriyoruz. Güzel bir ingilizce deyim vardır: Başkasının ayakkabısını giymiyoruz. Kendi konforlu hayatımızdan çıkıp diğerkâmlık göstermiyoruz. Bu hali ile kimseye şifa olamıyor, kimsenin derdine ortak olamıyoruz. Acı paylaştıkça azalacakken, dinlemediğimizde iki ediyoruz kim bilir. Oysa başkasının ayakkabısını giyerek, ağzından çıkan kelimelerin ötesine geçebiliriz. Onları kendi dünyamıza göre değil, içinde bulundukları hale göre değerlendirebiliriz. Peygamberimizin(s.a.v) iletişim ilkelerini örnek alabiliriz. O, dönünce bütün gövdesi ile dönerdi. Kendi için, " Andolsun, içinizden size öyle bir peygamber geldi ki, sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir; size düşkün, mü’minlere şefkatli, merhametlidir” denilerek ümmeti için diğerkâmlık örneği olmuştur. Bu ilkeleri, dinleme konusunda kendimize şiar edinebiliriz.

Kendimizi dinlemiyoruz. Bu yüzden dinlenemiyoruz. İçimizdeki yorgunluğa çare olacak tek ses, aslında yine kendi iç sesimizdir. Ama biz onu bastırıyoruz. Birden çok yaşamın içinde yürüyorüz; sosyal yaşamın kalabalığı, mesleki yaşamın telaşı, aile yaşamının sorumluluğu.. Derken kendimizi, kendi iç alemimizi yaşantılayamıyoruz. Bu kadar hengame arasında kendimizi dinleyemiyoruz. Kendisine kulak kesilmeyen insan da kendisini tanıyamaz, dünya hayatının gürültüsü arasında yolunu kaybeder. Üstelik elini tutacak birini bulmak da bu hali ile zordur. Çünkü  kendimizi dinleyemediğimiz sürece, başkasını da nasıl dinleyeceğimizi öğrenemeyiz.

Hayatın fısıltılarını ve sessizlik içinde barındırdığı gerçekliği de dinleyemiyoruz. Bir gürültü çağındayız. Etrafımızda kötücül tellallar koşuşturuyor. Sürekli yukarı/aşağı kaydırdığımız kısa videolarda, televizyon ekranlarında gördüğümüz kanallarda dolaşıyor. Bizi sessizlik ile yalnız başına bırakmamak için yüksek sesle bir şeyler anlatıyorlar. Biliyorlar ki insan gürültünün altında rahat ediyor çünkü kendimizle, kendi gerçekliğimizle yüzleşmek zor geliyor. Biliyorlar ki insanı sessiz bıraktıklarında gürültü sisi ortadan kalkacak ve gerçeklik kapıdan içeri girecek, nihayetinde dönüşüm için kıvılcım olacak. Çünkü sessizlik kendimize tuttuğumuz bir aynaya benzer. Kendimizle konuşabilmemizin zeminidir sessizlik. Duygularımızın, ihtiyaçlarımızın farkına varabilmek için gerekli olandır.

Kendini duyan, gerçek hayatı da duymaya başlar. Hayat, ancak kendisine kulak verene konuşur. Gürültünün içinde kendine yer bulamaz. Zaten gürültü unutturur, sessizlik hatırlatır. Sessizlik gerçeğin en gür sesidir de diyebiliriz. Gürültüde ne dinlenebiliriz ne de dinleyebiliriz. Bu sebeple kendi varoluşumuzun kapısını da aralayamayız. İnsanın kendine dönüş yoludur dinlemek. Dinlemediğimiz her gerçeklik, günün sonunda öcünü alacaktır elbet.

Heidegger ne demişti hatırlayalım: "Başkalarını yada kendimizi nasıl dinleyeceğimizi unuttuğumuz için ıstırap çekiyoruz.". Bu da kendi özümüzü nasıl da unuttuğumuzu açığa kavuşturuyor. Nasıl dinleneceğini unuttuğumuz için kendi özümüzü de unuttuk. Belki de yeniden öğrenmemiz gereken tek şey, dinlemektir. Sessizliği, kendimizi ve birbirimizi dinleyebildiğimizde, hayat yeniden derinliğini bulacak. Çünkü insan, dinlediği ölçüde yaşar; dinlemeyi bıraktığında ise kendinden sürgün olur.


(...)De ki: “O, sizi dinlerken hep hayrınıza dinleyen ve hakkınızda ancak iyi sözleri işitmek isteyen bir hayır kulağıdır. Allah’a inanıp itimat ettiği gibi, mü’minlerin sözlerine de inanır ve değer verir. Ayrıca o, içinizden iman edenler için kavrayamayacağınız büyüklükte bir rahmettir.(...)” (Tevbe,61)


 

23 Temmuz 2025 Çarşamba

SİVRİSİNEK ISIRIĞI

Yakın zamanda gece sivrisinek ısırması sonucunda ayağımda bir kaşıntı başladı. Ancak bu ısırma sonucu oluşan kaşıntıyı ben gün aydınlandığında farkettim. Zaten hiçbir zaman bir sivrisinek ısırığı beni gece uyandırmamıştır. Bunu uzun zaman sonra kendime sormak geldi içimden. Niçin sivrisinek ısırığı bizi uyandırmaz hiç ? Şöyle bir şey öğrendim: Dişi sivrisinekler ısırmadan önce o alanı uyuşturmak için protein yüklü bir tükürük salgılarmış. Yani ısırılmadan önce sivrisinek tarafından lokal anesteziye maruz bırakılıyoruz. Bu olgu bir metafor gibi zihnimde canlanıverdi. Aslında sivrisinekler haricinde de fazlasıyla ısırılıyoruz. Gelin biraz daha detaylandıralım.


Aslında birçok zaman yaşantımızın belli periyotlarında bunalıyoruz ve kanımız çekiliyor. Ancak belli bir süreye kadar hiçbir şeyi hissetmiyoruz. Sessizce büyüyor, sonrasında def edemediğimiz bir sorun haline geliyor bazı şeyler. İşte bu bir sivrisinek ısırığına benziyor. Vücuduna iğnesini zerkettiğinde, kanımız çekildiğinde ve nihayetinde bir kaşıntı hissettiğimizde farkediyoruz. Sivrisinekler bizi gece ısırıyor ancak bu sinsi sömürge sistemini farketmediğimiz her an biz uykudayız ve her an bizi ısırmayı hedeflemekte. Her bir problemin arkasından başka bir problem üretecek çözüm önerileri sunuyor. Duygularımızı ve ruhumuzu sömürmek için yanı başımızda, karanlık zamanları bekliyor. Bu düzen günün her saatini bize geceye çevirecek kadar mahirdir de.


Bununla beraber kendi sorunlarımız da var tabii. Birçoğumuz kaşıntıya alışmış vaziyette. Yalnızca kaşıyoruz ama bunun sebebini kendimize çok sormuyoruz. Ayrıca kaşıntı da oldukça kısa sürüyor ve ardından farketmediğimiz bir ısırık daha. Her kaşıntının üstüne bir krem sürmeyi de öğrettiler bize. Kimi zaman sınıfsal eylemler kimi zaman ise başarıya odaklı bir yaşam düzeni planı. Asıl olanı her zaman bastıracak bir yalancı şifa. 


Bize verdikleri bu kısa vadeli çözümlerden kurtulmanın yolu ise belki de kaşınan yere dokunmamak ve biraz beklemek. Yani her şeye rağmen oyuna gelmemek için oyuna dahil olmamak. Oyunun dışından oyun içindeki hileleri görebilmek. Asıl çözüme ulaşmak için tercihe şayan bir yol. Dışarıdan bakıldığında her bir çözümün aslında sonraki ısırığın zeminini oluşturduğunu görebilmek gerek. Kaşımayı bıraktıran bir yöntemden ziyade, başka türlü kaşındırmaya iten bir hap verdiklerini anlayabilmek gerek. 


Birinden kurtulsak bir diğeri geliyor. Yeni gelen ise öncekinden daha sinsi. Bir öncekinden kalma zaaflarını ve yapabildiklerini bilerek ona göre hücum ediyor. Reflekslerini ezberleyen bir yöntem. Belki yanına değil de artık başucuna konan, kamufle olmayı öğrenebilmiş bir tehlike haline geliyor. 


Belki de tamamen kurtulamayacağız ancak bilincimize girmesini belli oranda engelleyebiliriz. Uyumak hayatın bir parçası olsa da uyanmak belli oranda irade işidir. Pencerelerimizi bu tehlikeden korumak için gerektiği zamanlar açmalı, gerektiği zamanlar ise kapamalıyız. Bilinçli bir süzgece, bir filtreye de ihtiyacımız var, bir sineklik gibi. Dışarıdan gelen temiz havayı alırken sineklerin sinekliğe takılması için. Filtresiz hayat, sorgulanmayan bir hayata benziyor. Her sorgulanmamış alışkanlık, her bir konfor ağı, gerçekliği yeni bir ısırıkla bölmeye davetiye çıkarıyor. Bu sebeple bir süzgeç kullanmamız gerekiyor. Bu süzgeçten neyin geçip neyin geçmeyeceği bizim önem ve değer verdiğimiz şeylerde saklı. Kuran ve sünnet ışığında oluşturulmuş bir yaşam filtresi biz Müslümanlar için en ideali. Uzun ömürlü, kaliteli. Diğer filtreler ise günü kurtarmaya yönelik, defolu, yırtık ve değersiz.


“Şüphesiz bu Kur’an, en doğru yola iletir...” (İsra, 17:9)



OTOMATİK VE VERİMLİ; EKSİK VE KEYİFSİZ(2)

 Birinci bölümde emek ile değer arasındaki bağı, bilişsel boşaltmanın beyni nasıl zayıflattığını ve süreçten çıkan insanın neyi kaybettiğini...