Biz bu iki kelimeyi çoğu zaman birbirinin yerine kullanırız. Birisi sıkıntıda olduğunda "Sabret" deriz; ama aslında kastettiğimiz şey çoğunlukla "Dayan, katlan, bu da geçer"dir. Oysa dayanmak başka, sabretmek başkadır. Tahammül, hamal ile aynı kökten gelir. Bir yükü sırtınıza yükler ve yürürsünüz. Dışarıdan gelen bir ağırlığa karşı durmaktır bu; bir nevi diş sıkmadır. İçinde reddedici bir kuvvet, negatif bir direnç barındırır. İnsan tahammül ederken gergindir, içten içe isyan halindedir, yıkılmamak için direnir. Bir duvarın fırtınaya karşı ayakta kalması gibidir; duvar dayanır ama fırtınadan bir şey öğrenmez. Tahammülün sonu ya tükenmektir ya da sıkıntının geçmesiyle birlikte unutmaktır. Her iki durumda da insan çoğu zaman olduğu yerde kalır.
Sabır ise bambaşka bir şeydir. Sabır, tutmak ile ilgilidir. Neyi, nasıl ve niçin tuttuğunu bilen bir farkındalıktır; farkında olan ise kontrolü de eline alır. Sabır, sıkıntının içinde bir anlam aramaktır. Sadece dayanmak değil, o dayanışın içinde bir yöne dönmektir. Sabreden insan da acı çeker, o da zorlanır; ama onun zorluğu bir yere bakar. Tahammül eden insan "Ne zaman bitecek?" diye sorar; sabreden insan ise "Bu bana ne öğretiyor?" diye sorar. Birinde bir kaçış arzusu vardır, diğerinde bir teslimiyet.
Kur'an, sabrı anlatırken hiçbir yerde onu salt bir dayanma eylemi olarak sunmaz. Bakara Suresi'nde Rabbimiz şöyle buyurur: "Ey iman edenler! Sabır ve namaz ile Allah'tan yardım isteyin. Çünkü Allah muhakkak sabredenlerle beraberdir." (Bakara, 153). Dikkat edelim; ayet "sabredenlere yardım eder" demiyor, "sabredenlerle beraberdir" diyor. Beraberlik, yardımdan daha derin bir şeydir. Yardım bir müdahaledir, ama beraberlik bir ilişkidir; süreklidir ve insanın iç dünyasını dönüştürür. Yani sabır, insanı Allah'ın beraberliğine taşıyan bir haldir. Tahammül ise bu beraberlikten bihaberdir.
Hz. Eyyüb'ün kıssası, bu farkı anlamak için güzel bir örnektir. Hz. Eyyüb hastalığına, kayıplarına, yalnızlığına tahammül eden biri değildi. Eğer öyle olsaydı, muhtemelen sessizce tükenirdi. O, bütün bunların ortasında Rabbine dönen biriydi. "Gerçekten bana zarar dokundu. Sen merhametlilerin en merhametlisisin." (Enbiya, 83) derken ne isyan vardır sesinde ne de şikayet. Acısını inkar etmiyor; ama o acıyı Allah'a arz ediyor, O'nun rahmetine sığınıyor. İşte sabır budur: Acının varlığını kabul edip, o acının içinde Rabb'e yönelmek. Hz. Yakub da oğlu Yusuf'u kaybettiğinde "Artık bana düşen, güzel bir sabırdır." (Yusuf, 18) demişti. Güzel bir sabır, yani şikayetsiz, huzurlu, Allah'a güveni zedelenmemiş bir sabır. Bu, tahammülün asla ulaşamayacağı bir makamdır.
Viktor Frankl, Nazi toplama kamplarında hayatta kalan bir psikiyatrist olarak, bu meselenin seküler dünyadaki en çarpıcı tanığı olmuştur. Frankl, kamplardan sağ çıkabilen insanların fiziksel olarak en güçlü olanlar olmadığını gözlemlemiştir. Hayatta kalanlar, acılarına bir anlam yükleyebilenlerdir. "İnsanın Anlam Arayışı" adlı eserinde bunu açıkça ifade eder: Acıya bir anlam yükleyebilen insan, neredeyse her şeye dayanabilir. Frankl bunu fark ettiğinde aslında Kur'an'ın asırlar önce bildirdiği bir hakikati keşfediyordu. Çünkü sabrın özü de tam olarak budur; sıkıntıya katlanmak değil, sıkıntının içinde bir hikmet aramaktır. Anlamsız acıya dayanmak tahammüldür; acının ardındaki hikmete teslim olmak ise sabırdır.
Ancak burada şunu da sormak gerekir: Her durumda sabretmek mi gerekir? Tahammülün hiç mi yeri yoktur? Aslına bakılırsa tahammül, insanın kendi gücüyle başa çıkabileceği yerlerde meşru bir tutumdur. Soğuk bir kış günü, uzun bir yolculuk, bedenin yorgunluğu... Bunlar tahammülü gerektiren, insanın iradesini kullanarak göğüsleyebileceği sıkıntılardır. Burada sabır aramak, meseleyi abartmak olur. Fakat hayat, insana takatinin zorlanacağı şeyler de gösterir: Bir yakını kaybetmek, haksızlığa uğramak, uzun ve sonu görünmeyen bir hastalık, çaresizliğin kapıda beklediği anlar bunlara örnektir. İşte tahammülün çaresiz kaldığı nokta, sabrın başladığı yerdir. İnsan kendi sınırına vardığında ya kırılır ya da o sınırın ötesinde kendinden büyük bir güce yaslanır. Sabır, bu yaslanışın adıdır. Zulmün karşısında ise mesele daha başkadır; orada ne tahammül ne de sabır değil, direniş ve adalet arayışı gerekir. İnsan her acıya aynı cevabı vermez; kimi acı dayanmayı, kimi teslimiyeti, kimi ise ayağa kalkmayı gerektirir. Hikmet, hangisinin nerede gerektiğini bilmektir.
Modern çağ ise bize ne sabrı ne de tahammülü öğretiyor aslında. Modern çağ, acıdan kaçmayı öğretiyor. Her sıkıntının bir çözümü, her ağrının bir hapı, her bekleyişin bir kısayolu olmalı. Anında sonuç, anında teslimat, anında tatmin.. Bu düzende sabır gereksiz bir erdem gibi görünüyor; çünkü sabır, beklemeyi kabul etmeyi gerektirir. Oysa beklemeyi kabul eden insan, bu çağın gözünde verimsiz ve pasiftir. Fakat Kur'an bize bambaşka bir şey söyler: "Andolsun ki sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele." (Bakara, 155). İmtihan kaçınılmazdır; asıl mesele imtihanın varlığı değil, ona nasıl cevap verdiğimizdir.
Peki insan, tahammülün o dar ve karanlık koridorundan sabrın aydınlığına nasıl geçer? İlk adım belki de acıyı inkâr etmeyi bırakmaktır. Tahammül eden insan çoğu zaman acısını gömmekle meşguldür; onu hissetmemeye, yok saymaya çalışır. Oysa sabır, acıyı kabul etmekle başlar. Hz. Eyyüb "Bana zarar dokundu" dediğinde acısını inkar etmiyordu; onu Rabb'ine arz ediyordu. İnsan derdini Allah'a götürdüğünde, o derdin içinde yalnız olmadığını fark eder. Bu fark ediş, tahammülün yalnızlığını kıran ilk çatlaktır. İkinci adım ise belki de şudur: Sıkıntının geçmesini değil, sıkıntının hikmetini istemektir. Tahammül eden insan "Bu ne zaman bitecek?" diye sayarken, sabreden insan bir noktada saymayı bırakır ve teslim olur. Bu teslimiyet bir yenilgi değildir; rüzgara karşı durmayı bırakıp onun yönünde yürümeye başlamaktır. Tevekkül dediğimiz şey de budur esasen; insanın kendi planlarının sınırlılığını kabul edip, Allah'ın takdirine güvenmesidir. "...Kim Allah'a tevekkül ederse, Allah ona yeter." (Talak, 3). Ve nihayetinde, sabır ancak hatırlamakla mümkündür. İnsan, acının ortasında neyi unuttuğunu hatırladığında, tahammülden sabra geçer. Unutulan şey çoğu zaman basittir: Bu dünya hayatının geçici olduğu, her zorluğun bir kolaylıkla beraber geldiği ve her imtihanın bir hikmeti olduğu. Sabrın zıddı acelecilik olduğu kadar, unutkanlıktır da. Belki de bu yüzden Kur'an sabrı zikirle, yani hatırlamakla yan yana koyar.
Belki de sabır ile tahammül arasındaki en keskin fark, sonunda ortaya çıkandadır. Tahammülün sonunda yorgunluk vardır; insan tükenir, belki ayakta kalır ama içi boşalmıştır. Sabrın sonunda ise olgunlaşma vardır; insan aynı insan değildir artık. Acı onu kırmamış, yontmuştur. Tıpkı bir taşın su altında yıllar içinde yuvarlaklık kazanması gibi; su taşı yok etmez, şekil verir. Sabır da insanı yok etmez, şekil verir.
O halde kendimize sormamız gereken belki de şudur: Biz hayatın zorluklarına sabretmekte miyiz, yoksa sadece tahammül mü etmekteyiz? Dişlerimizi mi sıkıyoruz, yoksa kalbimizi mi açıyoruz? Çünkü diş sıkan insan çenesini yorar. Ama kalbini açan insan, o açıklıkta Rabb'ini bulabilir.
"Sabredin, sabır yarışında düşmanlarınızı geçin." (Al-i İmran, 200)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder