HÜMANİSTİK PSİKOLOJİ AÇISINDAN KAYGI SORUNSALI VE KENDİNİ GERÇEKLEŞTİRME KAVRAMI
EROL GÖKA
Dilimizde endişe, bunaltı, tedirginlik, tasa ve korku gibi sözcüklerle anlatılmak istenen temel kaygının anlaşılmasında -varoluşçu felsefe ve fenomenolojiden beslenen- hümanistik psikolojinin katkıları bu alanda çalışan tüm bilim adamlarınca kabul görmüş bir olgudur.
Varoluşçu anlayışa göre, insan olarak dünyamızda, üç ilişki düzeyi vardır: Bunlardan Umwelt; dünyamızın biyolojik ve fiziksel görünümleriyle ilişki içerisinde olan yanımızdır ki, buna 'doğa-içerisinde-varlık olarak biz' diyebiliriz. Mitwelt ise; kişilerin, toplumun dünyasıyla birlikte olan yanına gönderme yapar ki, buna 'başkalarıyla-olan-varlık olarak biz' adını veririz. Eigenwelt, kendi dünyamız anlamına gelir; bununla anlatılmak istenen, kendi kendimiz üzerinde düşünen, değerlendiren ve yaşayan yanımızdır ki, buna 'kendisi-için-varlık olarak biz' deriz. İşte bu ilişki düzeylerinde yer alan, 'dünya-içindeki-varlık'ımızı konumlama biçimimizle, sağlıklı olma biçimimiz arasında doğrudan bir bağlantı vardır. Her zaman karşı karşıya olduğumuz, hangi yanımıza ağırlık vereceğimiz sorusuna uygun bir yanıt bulmak ve gene bu yanıtla tutarlılık gösteren tutumlar takınmak zorundayızdır.
Varoluşçular, yaşama karşı en uygun cevabın ve onunla tutarlı olan bir tutumun adına "otantik olmak" derler. Otantik bir varoluş, doğaya, başkalarına ve kendisine açıktır, onları çatıştırmamaya, bir bütün içerisinde toparlamaya çalışır. Yani otantik bireyler, tüm bu ilişki düzeylerine açık olmaları nedeniyle, kendilerinden herhangi bir şeyi gizlemeden, yaşamın, önüne serdiği olanakların çok daha iyi farkında olarak seçimlerini yapan kişilerdir. Otantik bir varoluş, göstermek istemediğim yanlarım açığa çıkar gibi bir korku taşımadığından başkalarıyla ilişkilerinde, daha kendiliğinden ve daha özgürdür. Otantik ilişkilerde insanlar, birbirleriyle gerçekten bizzat o kimseler oldukları için ilgilenmektedirler ve bu ilişkilerde, işitilmek istenene değil de gerçek olanın söylenmesine ağırlık verildiği için, ortaya çıkan güven de gerçek bir güven olmaktadır.
Otantisite ve otantik varoluş, bireylere böylesine avantajlı bir konum sağlamasına rağmen, insanların çok büyük bir kısmının otantik olamamalarının nedeni, varoluşsal kaygıdan köken almaktadır.
Bu kaygıyı tam olarak anlayabilmek için onun bazı kaynaklarından söz edebiliriz: Bunlardan birincisi, bilinmeyen bir zamanda ölüme yazgılı oluşumuzu bilmemizdir. Üstelik yalnızca kendimiz değil, bizimle birlikte en değer verdiğimiz yakınlarımız ve diğer tüm insanlar da ölüme yazgılıdırlar. Varoluşsal kaygının ikinci kaynağı, bilinçli varlıklar oluşumuzdan gelmektedir. İnsan, yaşamını etkileyecek kararları bilinçli bir şekilde verebilen ve kararların sonuçlarını bizzat üstlenmek zorunda olan bir varlıktır; yani eyleminin sorumlusu bizatihi kendisidir ve bu nedenle atacağı her adım yeni bir kaygıyı beraberinde getirmektedir. Varoluşsal bunaltının bir başka kaynağı ise, anlamsızlık ve her şeyin bir anda saçmalaşabileceği şeklinde bir tehdide sürekli açık olmamızdan ortaya çıkmaktadır. Kendimizi bir değerler dünyasına doğmuş olarak buluruz ve seçimlerimizle yeni değerler inşa edebiliriz ama bir anda tüm bu değerler, cıva gibi elimizin altından akıp gidebilir: "O halde, tüm bu yaşadıklarımızın ne anlamı vardı?" sorusunun kapımızı çalacağı bir an çıkıp gelebilir... İnsanın çevresindeki kimselerin, arkadaşlarının, dostlarının bir gün terk edip yalnız bırakabilecekleri ya da etrafında birçokları olduğu halde hiçbirisinin kendisini anlamama olasılığı, bir başka varoluşsal kaygı kaynağıdır.
DOĞU BATI DERGİSİ\SAYI 6
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder