Nietzsche'nin yüzeyden bakınca çok farklı olduğu ama özdeki pek çok açıdan böylesi benzerlikler taşıdığı bu öncülünün eserlerini tanıması için çok geçti. Her ikisi de temel açılardan, insan yaşamına varoluşçu yaklaşımı ortaya çıkaran öncülerdir. Her ikisi de yirminci yüzyıldaki Batı insanının psikolojik ve tinsel durumunu en derin noktasından yakalamış olan ve en isabetli tahminlerde bulunan yazarlar olarak anılırlar. Kierkegaard gibi Nietzsche de antirasyonel değildi; ayrıca Nietzsche "duygu felsefecileri" veya "doğaya dönüş" savunucularıyla da karıştırılmamalıdır. Akla değil, sadece akıldan ibaret olunmasına karşı çıkmıştır ve yaşadığı çağda aklın büründüğü kısır, parçalanmış ve rasyonalist biçime hücum etmiştir. Yine Kierkegaard gibi o da tefekkürü (reflection) en üst sınırlarına kadar zorlayarak hem aklın hem de akıldışılığın (reason and unreason) altında yatan gerçekliği bulmaya çalışmıştır. Zira ne de olsa tefekkür bir şeyi kendine çevirmek, yansılama demektir ve var olan canlı bir kişinin meselesi, düşündüğü şeyin ta kendisidir; aksi halde tefekkür insandan hayatiyeti söker atar. Kendisinden sonra gelen bilinçaltı psikologları gibi Nietzsche de varoluşun kapsamına insanın maraziliğinin ve kendi kendini yıkıcılığının yanı sıra bilinçdışını, insan gücünün ve ihtişamının irrasyonel kaynaklarını da sokmaya çabalamıştır.
Bu iki figür ile bilinçaltı psikolojisi arasındaki bir diğer önemli ilişki de her ikisinin de öz-bilincin o büyük yoğunluğunu geliştirmiş olmalarıdır. İkisi de içinde yaşadıkları nesnelleştirme kültüründe en yıkıcı kaybın bireyin kendisine dair bilinçli olması olduğunun gayet iyi farkındaydılar ve bu kayıp daha sonraları Freud'un zayıf ve pasif olarak tarif ettiği ego simgesinde ifade edilecekti. Freud'a göre ego, kendi kendini yönlendirecek yetileri kaybettiğinden "id tarafından yaşanıyor"du. Kierkegaard ise şöyle yazmıştı: "Ne kadar bilinç varsa o kadar benlik vardır". Bu sözler, yüz yıl sonra farklı bir bağlamda Sullivan tarafından da ifade edilecek; kullandığı tekniğin amacını tarif ederken "bilinç katmanını büyüten teknik" diyen Freud tarafından da ima edilecekti. "İd nerede idiyse, ego orada olacaktır." Fakat Kierkegaard ve Nietzsche, kendi özel tarihsel koşullarında, kendi öz-bilinçlerinin yoğunluğunun doğurduğu trajik sonuçlardan kaçamamışlardı. Her ikisi de yalnızdı, uç noktalarda antikonformist idiler ve kaygı, umutsuzluk ve soyutlanmanın en derinini tanıyorlardı. Bu yüzden bu nihai psikolojik krizlerden söz ederken o âna ait kişisel bilgileriyle konuşabiliyorlardı."
Nietzsche, hepimizin uğraştığı hakikatleri açıklamıştır. Avrupa insanının psikolojik ve tinsel açıdan parçalandığı on dokuzuncu yüzyılın sonlarında yaşamış ve yazmıştır. Dışarıdan bakıldığında bu dönem hâlâ istikrarlıdır ve burjuva konformizminin çağı olarak görünür. Fakat içeriden bakıldığında, (Nietzsche'nin kullandığı sözcüklerden yola çıkmama izin verilirse) insanlardaki tinsel çürüme Nietzsche için görünür bir şeydi. Dinî inanç infiale, hayatiyet cinsel baskılamaya dönüşmüştü ve o dönemin insanının koşullarına damgasını vuran şey ise genel bir ikiyüzlülüktü.
Böyle bir çağda olsun, bizim yaşadığımız dönemde olsun, iyi bir felsefeci olmak için insanın psikolog da olması gerekir. Zira insanlar yardım almak için feryat etmekte ve merkezlerini kaybetmiş haldeler; psikolojik ve tinsel açıdan yönlerini şaşırmış olmaktan mustaripler.
Rollo May - Varoluşun Keşfi
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder