İnsanı anlamanın varoluşçu yolunun örnekleri batı tarihindeki atalarda, örneğin Sokrates'in diyaloglarında, benliğin bilinçaltı psikolojisi analizlerini yapan Augustine'de, "yüreğin, aklın bilmediği gerekçeleri" yüzünden bir yer bulma mücadelesi veren Pascal'da görülebilir. Fakat özellikle yüz yılı aşkın bir süre önce Kierkegaard'ın zamanında hüküm süren milliyetçiliğe getirdiği şiddetli itirazda, Maritain'in deyişiyle Hegel'in "aklın totaliterliğinden" söz etmesiyle kendini göstermiştir. Kierkegaard'a göre, Hegel'in soyut hakikati gerçeklikle özdeşleştirmesi kandırmacılığa kadar giden bir yanılsamadır. "Hakikat" der Kierkegaard, "birey onu eylemiyle ürettiği zaman olur." Heidegger ve onu izleyen varoluşçular, insanı yalnızca özne olarak gören -yani yalnızca düşünen bir varlık olarak gerçekliği olan insan olarak gören- rasyonelistlere ve idealistlere şiddetle itiraz etmişlerdir. Fakat insanı hesaplan abilen ve kontrol edilebilen bir nesne olarak ele alma tavrına karşı da aynı şiddetle savaş açmışlardır ve bunun örnekleri bugün Batı dünyasında insanları adeta robotmuş gibi, ucu bucağı olmayan bir endüstriyel ve siyasi kolektivizmin içine sıkıştırarak isimsiz birimler yapmak eğilimde kendini gösterir.
Bu düşünürler, entelektüalizmin-kendi iyiliği için- tam tersinin arayışına girdiler. Düşünmenin, hayatiyete karşı ya da anı deneyimleme ediminin yerini alan bir şey olarak kullanılmasına klasik psikanalistlerden daha şiddetli bir şekilde karşı koyacaklardı. Sosyolojik kanadın ilk varoluşçularından biri olan Ludwig Feuerbach şöyle bir davetkar uyarıda bulunur. "İnsan olmak yerine felsefeci olmayı dilemeyin... Bir düşünür olarak düşünmeyin... Gerçek bir canlı, yaşayan bir varlık olarak düşünün. Varoluş dahilinde düşünün."
Kökeni ex-sistere olan bu varoluş (existence) teriminin sözcük anlamı "öne çıkmak, ortaya çıkmak"tır. Bu da tam olarak, bu kültür temsilcilerinin insanları-gerek sanatta gerekse felsefe ya da psikolojide- statik madde yığınları ya da mekanizmalar veya örüntüler değil; ortaya çıkan, olmakta olan, yani var olan bir şey olarak resmetmeyi amaçladığını gösterir. Zira, benim şu veya bu kimyasallardan oluştuğum ya da şu veya bu mekanizma ya da örüntülerle hareket ettiğim gerçeği ne kadar ilginç olursa olsun, asıl kritik mesele zaman ve mekandaki bu belli anda benim her nasılsa va olduğum ve asıl sorunumun da bu gerçeğin nasıl farkında varacağım ve bununla ne yapacağım olduğudur. İleride de göreceğimiz gibi, varoluşcu psikolog ve psikiyatrlar dinamikler, itkiler ve davranış modelleri incelemelerini bir kenara atmazlar. Fakat bunların, belli bir insanda şu gerçeğin bağlamı dışına çıkılırsa anlaşılamayacağını savunurlar: burada şu ya da bu nedenle var olmak, olmak durumunda kalan bir kişi vardır ve bunu aklımızdan çıkarırsak, bu insanla ilgili olarak bildiğimiz geri kalan her şey anlamını kaybeder. Bu nedenle varoluşçu yaklaşım her zaman dinamiktir; varoluş, varlık haline girmeye, olmaya gönderme yapar. Bu düşünürlerin çabası, olmakta olmayı duygusal bir durum şeklinde değil, insanın varoluşunun temel yapısı şeklinde anlayabilmektir.
Rollo May - Varoluşun Keşfi
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder