Kör noktalarımız, daha basit bir ifade ile kendimizde göremediğimiz noktalar. Peki biz neyi nasıl görürüz ? Dışarıda olana gözlerimizi çevirir bakarız ve herkes kendi perspektifinden bir şeyler görür; gördüklerini yorumlar değil mi ? Peki biz kendimizi nasıl göreceğiz ? İçe doğru bir bakış atmak mümkünse ne kadar mümkün ? Peki içe doğru bir bakış atıp atmadığımızı nasıl anlayacağız ? Bu sorular uzar da gider. Ancak yazarın odaklandığı meselelere dönük notlar aldığım için, Ben-Sen ilişkisi gibi varoluşsal bir felsefe yapmak gibi bir niyetim yok. Hadi o zaman başlayalım.
İnsan sahiden kendini ne kadar tanıyabilir ? Kendimizi tanıma yolculuğunda dahi bir şekli ile gerçekleri manipüle edip, kendimizce haklı sebepler üreterek yoldan sapabiliriz. Bu sapma sonucunda hiç de olmamız gerektiği gibi bir karaktere bürünmüyoruz. Neden haklı sebepler üretir ki insan ? Hata yapmaktan korkuyor muyuz ? Kimlerden çekiniyoruz ? Bize şahdamarımız kadar yakın olan Rabbimiz varken, bizi en yakından gözlemleyen varken, kimden çekiniyoruz sahiden ? Hata yapmaktan çekinmiyorsak nedir bizi sebepler üretmeye sevk eden ? Ustaca kurguladığımız bu yalandan hayatlar gün gelip içerden bize seslenen bir ses ile yıkılıverir. Çünkü hasbi bir hayat sürmemizde önümüze konulmuş bir akıl tuzağıdır bu. Biraz kendimizden uzaklaşıp, başkası gözü ile kendimize bakabilmek ya da aynanın karşısına geçip kendimize gerçekleri itiraf etmek bizi biz yapan asıl gerçekleri görmemizi sağlayabilir. Gerçekleri görmek, aynı güneşi çıplak gözle görmek gibi, zor gelebilir. Ancak bu iş, kör noktalarımızı keşfedebilme işi, cesaret ve sorumluluk ister.
"Kurgu olarak doğan kimlik", bolca ikna edici şeylere ihtiyaç duyar. Bu kimliğin kurgulanması sonucu bazı kategoriler ortaya çıkar. Bunlardan ilki ise erken bağlanmış kimliktir. Kendilerine sunulmuş olan kurguyu kabul edip hayatlarını ikame ederler. Hayatının son yarısında çoğu insan "Hayatımı nasıl yaşadım?" sorgusuna başlayıp ilerler/geriler iken, bu insanlar kimliklerini bağlanarak bulmuşlardır, herhangi bir keşif söz konusu değildir. Keşfin söz konusu olmaması, kaygıyı da minimum düzeyde tutar, çünkü özgürleşebilmenin, bireyleşmenin(bireyselleşme değil) sorumluluğu hiçbir zaman üzerine binmez.
Kimlik oluşumunda "Ben nereye aitim?" sorusu kadar "Ben nereye ait değilim" sorusu da önemli rol oynar. Tam bu noktada, sınıfsal eylemler devrededir. Bir kahve içmek, kıraathanede çay içen, günübirlik kıymetsiz şeyler hakkında konuşan sınıftan bizi ayırır. Kitap okumak da aynı şekilde bizleri kitap okuyanlar sınıfına, entelektüeller(!) sınıfına ait hissettirebilir. Ancak bir şeyin tek başına anlam ifade etmesinin zor olduğunu bilmemiz gerekir. Çünkü kitap okuyanlar sınıfına katılmak için kitap okumak, pek fayda vermeyecektir. Üstüne üstlük, üstünlük illüzyonuna kendimizi kaptırmamıza yol açacak olması muhtemel.
Ters kimliklerde, ete kemiğe bürünmemiş fikirler vardır. Bunların bu hale gelmesine ön ayak olan şeylerden ilki, ortamın veya ailesinin baskısıdır; ikincisi ise yargılayıcı üsluptur. Bu üslup insanda "ters teper" ve yanlış fikir kemikleşir. Bunun sosyal medyada örneğini çokça görürüz. Yanlışa direten insanlar çoğunlukla ters kimlik sahibi insanlardır kanaatimce.
Kitapta "Üstünlük İllüzyonu" başlıklı bir kısım var. Eksiksiz okunması adına direkt fotoğraf olarak paylaşıyorum. Resme sağ tıklayarak yeni sekmede okunması çok daha iyi. Buyrun







Hiç yorum yok:
Yorum Gönder